"_Hane-i Tahassür"de Yolculuk_"

28/8/2008

Caiz mi Beyefendi, Hanimefendi...



Caiz mi beyefendi, hanımefendi!

Millete çektiği nutuklarda fedakarlıktan, kardeşlikten, sade yaşam biçiminden, sahabi gibi olmadan bahseden bazı arkadaşların kendi yaşam biçimleri ile bu söyledikleri arasında büyük fark olduğunu gördüğüm olmuştur.

Kürsüye çıkarlar, nutuk atarlar. Ağlarlar ağlatırlar. Hatta bunu neredeyse iş edinmişlerdir. Bir yerde birilerine konuşma yapılacaktır, o arkadaş götürülür. Çünkü iyi ağlayıp ağlatıyordur.

Sonra bir gün duyarsınız ki, o kişi oğluna-kızına Hilton'da düğün yapmış!

Yapamaz mı?

Yapar tabi, hesabı göze alıyorsa yapar!

Şu Bursalı emlakçı...

Tanımıyorum, hassasiyetlerini bilmiyorum ama doğrusu çok yadırgadım.

Oğluna üç gün üç gece sünnet düğünü yapmış. Sünnet çocuğunu helikopterle gezdirmiş. Çocuğun düğününde de oğlana F-16 ile şehir turu attıracakmış!

Caiz mi beyefendi!

Şöyle fotoğraflara baktığımızda bazı dini hassasiyetleri olan bir aileye de benziyorsunuz. Bu hassasiyetler size, sahip olduğunuz her şeyin, paranın, malın, mülkün, hatta zamanın bile israf edilmemesi gerektiğini, yerli yerinde kullanılması gerektiğini ifade etmiyor mu?

Kime hava atıyorsunuz, çevrenizdeki birkaç fakir fukaraya mı?

Balçiçek Pamir yazdı ve dedi ki, "Bunlar da türbanlı kadınlara yapılan baskı örnekleri..."

Bodrum'da haşemalı iki genç kız sahilde yürüyormuş. Mayolu kadınlar bunlara laf atmaya başlamış, şunlara bak buralara kadar geldiler demişler. Ve kadınlar birbirleri ile söz dalaşı yapmaya başlamışlar!

Zıt kutuplar birbirini çekmesi gerekirken insanlar arasında bunun tersi oluyor. Zıt kutuplar birbirini itiyor. Aynı yerde bulunmaya tahammül edemiyor insanlar.

Fakat şunu söyleyeyim: Haşema (Hakiki Şeriat Mayosu) giyecek kadar dini hassasiyetleri olan insanların Bodrum plajlarında ne işi var, bir.

İki, Milletin senin vücudunu görmesi günah da haşemalı birinin diğerlerinin vücutlarını görmesi sevap mı?

Bodrum plajında kadınlar ip mayolarla, erkekler slip mayolarla dolaşacak. Arada bizim birkaç haşemalı hanım veya erkek nasıl olsa üzerimizde haşema var diye kendilerini beri sayacaklar...

Bu ülkede çıplaklar kampı olduğu gibi, tamamen dindar insanların gidebileceği oteller de var, hem de beş yıldız. İlla haşema ile Bodrum plajlarında boy göstermek gerekmiyor.

Kimse kimseye bu baskıyı yapamaz herkes istediği yere gider diyorsanız, haklısınız tabi, gidin. Bir ara haşemanız ile çıplaklar kampına da uğrayın, orada daha fazla dikkat çekersiniz.

Gidin tabi, kim tutar sizi?

GÖNÜLTAS, Nuh
 
 

14/6/2008

"Ama o Şii!"

Özgür-Der üyeleri Kevser Çakır ve Nuray Canan Bezirgan, geçen Pazartesi akşamı Kanal 1 televizyonundaki TEKE TEK programına katıldılar.

Programda Fatih Altaylı, Kevser Çakır'a, internetteki sitesine niye Humeyni'nin resmini koyduğunu sordu.

Kevser hanım, "Humeyni'yi severim, saygı duyarım" diye cevap verdi.

Altaylı, "Ama o Şii!" diye tepki gösterdi.

Yani 'Şiileri sevmemelisin!' demeye getirdi.

Yeryüzündeki on milyonlarca Şii kardeşimizle, binlerce Şii vatandaşımızla aramıza girmeye çalıştı.

Medya ne yaptı?

"Ey Fatih Altaylı! Mezhepler çatışması komplosunun bir parçası değilsen, Şiilerden derhal özür dile!" mi dedi?

Hayır, hiç oralı olmadı.

Altaylı'nın "Ama o Şii!" lafını duymazdan geldi.

Bu bölücülüğe zerre kadar tepki göstermedi.

Tepkisini, öfkesini Kevser Çakır ve Nuray Canan Bezirgan'a yöneltti.

Neymiş?

"Humeyni'yi seviyor, Atatürk'ü sevmiyor"larmış!


* * *
Be hey gafil medya!

Kevser Çakır ve Nuray Canan Bezirgan'ı neredeyse linç edeceksin…

Sen insanların yüreklerinin gardiyanı mısın?

Mustafa Kemal'in fikriyatına ve icraatlarına kökten muhalif bir ideolojik kimliğe sahip olduklarını çok iyi bildiğin bu hanımlar "Atatürk'ü seviyoruz" deselerdi, yalan söyleselerdi, ikiyüzlülük yapsalardı mutlu mu olacaktın?

İnsanlar çeşit çeşittir…

Gönüller, zihinler, inançlar, kanaatler çeşit çeşittir…

Dünya böyledir…

Bir elin parmakları bile bir değildir…

Aynı tornadan çıkmış gibi birbirinin aynı olan insanlardan müteşekkil bir toplum hayali saçmalıktır, budalalıktır, ahmaklıktır…

Bunu hâlâ anlamadın mı?

"Bizim inandıklarımıza inanmayan ve bizim sevdiklerimizi sevmeyen kimse olamaz, olmamalı!" mı diyorsun hâlâ?

Alemlerin Rabbi Allah, insanları, neye istiyorlarsa ona inanmakta ve kimi istiyorlarsa onu sevmekte serbest bırakmış; sen kimsin?

Özgür-Der'in konuyla ilgili açıklamasından aldığım şu satırları dikkatle oku ve biraz medeniyet öğren:

"Öncelikle, temelde düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde ele alınması gereken bir konunun bu şekilde bir suçlama malzemesine dönüştürülmesinin yanlışlığının, kabul edilmezliğinin altını çizmek isteriz. İki genç bayana yönelik bu öfkenin, bu saldırganlık dürtüsünün kaynağında resmi ideolojinin tahammülsüzlük anlayışının bulunduğu açıktır.

Bu insanlar ne yapmışlar, ne söylemişler de bu kadar büyük bir öfkeye muhatap olmaktalar? "Humeyni'yi sevip, Atatürk'ü sevmemek" yasadışı bir eylem ya da gayri ahlaki bir tutum mudur? Bu iki genç bayandan ne yapmaları isteniyor? Kemalist politikacılar gibi ikiyüzlü mü davransalardı? Kameraların çekim yaptığını unutarak Hz. Peygamber hakkında hakaretamiz ifadeler kullanıp, sonra halkın karşısında dini değerlere saygılıyız yalanına sarılanları mı örnek alsalardı? Hayır! Bu ikiyüzlülüğe, bu gayri ahlaki tutuma asla prim vermeyiz! Çift dillilik bizlerin tavrı olamaz…

Hakaret etmiyoruz. İftira atmıyoruz. Zaten inancımız hiç kimsenin dinine, kutsalına hakaret etmemize izin vermez. Buna Atatürk ve Atatürkçülük de dahildir. Bununla birlikte benimsemediğimiz, reddettiğimiz, İslami kimliğimiz ve anlayışımızla çeliştiğini düşündüğümüz hiçbir şahsı ya da ideolojiyi sevmemiz de bizden beklenmemelidir. Hele hele dayatmalarla, baskılarla, gözdağı vererek, tehdit ederek yapılıyorsa, bunun çok daha büyük bir yanlış olduğu ve asla etkili olamayacağı da ayrıca bilinmelidir.

Hem size ne oluyor ki; kainatı yoktan var eden, bize sahip olduğumuz her türlü nimeti bahşeden Rabbimizin gönderdiği kitapları, resulleri dahi sevmeye kimse zorlanmamışken, bu tamamen kişinin kendi tercihine bırakılmışken; "Atatürk olmasaydı siz burada olamazdınız, isminiz şu olmazdı, camilerde namaz kılınmazdı vs." türünden absürtlüklerle insanların duygu ve düşüncelerini baskı altına almaya, yönlendirmeye çalışıyorsunuz? Zorla, tehditle, gözdağıyla insanların kimi sevip kimi sevmeyeceklerini belirlemeye kalkmak düpedüz bir saçmalıktır."


* * *
Asıl meseleye dönecek olursak:

Fatih Altaylı Şiileri sevmeyebilir, umurumda değil; fakat bir Sünni'nin bir Şii'ye sevgi duymasını kabul edilemez bulduğunu belirtir şekilde "Ama o Şii!" diyerek Ümmet-i Muhammed üzerinde bölücülük yapmaya kalkması, tüylerimi diken diken etti.

Sadece Fatih Altaylı'nın değil, Kanal 1 yönetiminin de bu NİFAK TOHUMU için özür dilemesi gerektiğini düşünüyorum.

ALBAYRAK, Hakan

 

11/6/2008

İMAM-I MUNTAZAR

 

İMAM-I MUNTAZAR

 

Beklenen İmam. İmamiyye Şiâsı da denilen İsnâ-Aşeriyye (Oniki İmamcılık) mezhebinde onikinci imam. Gerçek adı Muhammed b. Hasan el-Askerî, künyesi Hz. Peygamber'in künyesi, yani Ebu'l-Kasım'dır (d. 15 Şaban 255/30 Temmuz 869 Samarra). İsnâ-aşeriyye geleneklerine göre adı söylenmez, yalnız lakaplarıyla anılır. Lakabı anıldıktan sonra "Accelallahu ferecehu" (Allah onun zuhurunu çabuklaştırsın) denir. Birçok lakabı vardır. Bunların başlıcaları Sahibü'z-Zaman (Zamanın Sahibi), Sahibü'd-Dar (Yurdun Sahibi), el-Kâim (Ayakta Duran), el-Hüccet (Kesin Delil), el-Hâtim (Hatmeden, Sona Erdiren), Nahiyetü'l-Mukaddese (Kutlanmış Yön), el-Hâdi (Hidayete Sevkeden), el-Mehdî (Hidayet Olunmuş) ve el-Muntazar'dır (Beklenen). Genellikle el-Mehdî ve el-Muntazar olarak anılır. İmam-ı Muntazar inancı, bir-iki küçük farkla Sünnî dünyada benimsenen Mehdî inancına benzemektedir.

İsna aşeriyye ya da İmamiyye Şia'sının anlayışına göre, Onikinci İmam Muhammed b. Hasan el-Askerî, Samarra'da doğdu. Babası Hasan el-Askerî, ölümünden önce onu yakınlarına göstermiş, onları müjdelemiş ve "sahibiniz budur" demiştir. Hasan el-Askerî'nin ölümünden (260/873) sonra, babasının cenaze namazını kıldıran İmam-ı Muntazar, evlerindeki serdaba girerek gizlenmiştir. Bu gizleniş 328/940 yılına kadar sürmüştür. Gaybet-i Suğra (Küçük Gizlilik) dönemi denilen bu süre içinde el-Muntazar, bağlıları ile ilişkilerini Nüvvâb-ı Erbaa (Dört Naib) ya da Süfera-i Erbaa (Dört Elçi) denilen dört kişi aracılığı ile sürdürmüştür. 328/940 yılında bağlılarına Tevkiy denilen kısa bir talimatname göndererek tüm ilişkilerini kesmiş, Gaybet-i Kübra denilen büyük gizlilik dönemine girmiştir. Son tevki'înde, "Yeniden yeniye ortaya çıkan olaylarda hadislerimizi rivayet edenlere başvurun; çünkü onlar sizin üzerinizde hüccetimdir benim, ben de onlara Allah'ın hüccetiyim. Gaybetim zamanında benden faydalanmak, bulut altına girdiği zaman güneşten faydalanmaya benzer. Yıldızlar nasıl gök ehline amansa, ben de yeryüzündekilere amanım; onlar benimle esenleşirler. Soru kapısını kapatın, size gerekmeyen şeyleri sormayın, bilmediğiniz şeylerin üstüne düşmeyin" diyen el-Muntazar, halen yaşamakta ve gelmesi beklenmektedir.

Sünnî dünyada Kıyametten önce geleceğine inanılan Mehdiye ilişkin tüm kabul ve rivayetler, İsna-Aşeriyye Şiasınca gelmesi beklenen İmam-ı Muntazar'a yorumlanır. Şiî hadis derlemelerinde Sünnî rivayetlerle çakışan ya da küçük farklar taşıyan çok sayıda rivayet yeralır. Bu rivayetlere göre İmam-ı Muntazar'ın ortaya çıkmasından önce küçük ve büyük olmak üzere birtakım alametler görülecektir. Hemen tümü çıkmış olan küçük alametlerin başlıcaları inançsızlığın hüküm sürmesi; rüşvet ve faizin helâl sayılması; namazın kaybolması; emr bi'l-maruf ve nehy ani'l-münker (iyiliği emretme, kötülüğü engelleme) görevinin yerine getirilememesi; haramların helâl bilinmesi; zulmün yayılması; müminlerin umutsuzluğa düşmesi; Kur'an'dan yalnız ders, İslâm'dan yalnız isim kalması; kan dökmenin önemsiz sayılmasıdır. Büyük alametlerin başlıcaları da mehdilik iddiasıyla birçok kişinin ortaya çıkması; Nefsi Zekiyye denilen bir kişinin Mekke'de şehit edilmesi, bulaşıcı hastalıklarla birçok kişinin telef olması; halkın yarısından fazlasını kırıp geçirecek savaşlar kopması; Süfyânî denilen bir zalimin ortaya çıkması ve adamlarıyla birlikte Mekke ile Medine arasında yere batması; Ramazan ayında uyuyanları uyandıracak, uyanıkları dehşete düşürecek şiddetli bir sesin onu bildirmesi; birbiri ardınca güneş ve ay tutulmalarının olmasıdır. Bütün bu alametlerden sonra mehdi olan el-Muntazar gaybetten çıkarak gelecek; Bedir savaşında bulunan müslümanların sayısınca üçyüzon üç kişi Kâbe önünde kendisine biat edecek, arkasından bütün müminler uyacak; Hz. İsa gökten inerek arkasında namaz kılacak; zulmün ve yalanın temsilcisi olan Deccal öldürülecek; İslam bütün adalet ve gerçekliği ile dünyaya hakim olacaktır.

İmam-ı Muntazar inancı Şiî dünyada bir İntizar-ı Ferec (Zuhuru Bekleme) düşüncesinin doğmasına neden olmuştur. Bu düşünce Şiî müslümanlar arasında olaylar karşısında iki tür yaklaşımın benimsenmesine yolaçmıştır. Olumsuz olarak nitelenen ilk yaklaşıma göre İmam-ı Muntazar kötülüklerin en yoğun olduğu bir zamanda zuhur edeceği için kötülüklere karşı konulmamalı, toplumun düzeltilmesi ve İslâm'ın egemen kılınması yolunda çaba harcanmamalıdır. Çünkü, bu yoldaki çabalar İmam-ı Muntazar'ın zuhurunu geciktirecektir. Olumlu ve yapıcı olan ikinci yaklaşıma göre İmam-ı Muntazar'ın ortaya çıkışı hak ile batıl arasında süren bir dizi mücadelenin son halkasını oluşturur. Bu nedenle müminler pasif bir bekleyiş yerine kötülüklere karşı mücadele etmeli, İslam'ı topluma hakim kılmaya çalışmalıdırlar. İran'da gerçekleştirilen İslam devrimi, aynı zamanda, olumlu bekleyiş düşüncesinin diğerine baskın çıkışının da bir göstergesi kabul edilmiştir.

Ahmed ÖZALP

 

11/6/2008

Ekrandaki Sasirtan(!) Diyalog:

Teke Tek programına katılan Türbanlı üniversiteliden şaşırtan sözler

 

Türban eylemcisi öğrenciden Haber Türk'te yayınlanan Teke Tek programında inanılmaz açıklamalar!

Fatih Altaylı'nın konukları üniversite öğrencileriydi. Kevser Çakır ve Nuray Bezirgan isimli türban eylemcisi bayan öğrencilerin açıklamaları ise hem Altaylı'yı hem de izleyenleri hayrete düşürdü.


İŞTE EKRANDAKİ ŞAŞIRTAN DİYALOG



Fatih Altaylı: Sizin facebookta bir siteniz mi var? Kevser adlı arkadaşımızın facebook adlı paylaşım sitesinde İran devriminde Ayetullah Humeyni’nin fotoğrafları yer alıyor. Doğru mu?

Kevser Çakır: Bir tane fotoğrafı var evet. Evet, seviyorum ve saygı duyuyorum.

Fatih Altaylı : Ama o Şii . Humeyni’nin nesini seviyorsun?



Kevser Çakır: Şii olması önemli değil. Benim için Müslüman biri. Hümeyni’yi seviyorum.

Fatih Altaylı : Ama İran'da baskı rejimi var.

Kevser Çakır: Ama İran'daki rejimi ben desteklemiyorum

Fatih Altaylı:
Ama kurucusu Humeyni.

Kevser Çakır: Humeyni’nin aynı görüşleri sahip olması anlamına gelmez bu. Ben Humeyni'yi seviyorum şahsen.

Fartih Altaylı: Sen seviyor musun?

Nuray Bezirgan: Evet seviyorum.

Fatih Altaylı: Atatürk’ü seviyor musun?

Nuray Bezirgan : Atatürkü sevmeme hakkı var mı? Başıma bir iş gelmeyecekse ben sevmiyorum.

Atatürk'ün yetkiyi padişahtan alırken yani saraydan alırken laik bir Cumhuriyet kurmak için aldığını düşünmüyorum. Halk o zaman islami değerler için savaştı. Nitekim Kurtuluş Savaşı’nın başlaması da Kahramanmaraş’ta Fransız askerlerinin Nene Hatun'un başörtüsüne uzanmasıyla olmuştur.

Fatih Altaylı: Maraş’la Erzurum’u birbirine karıştırdın.

Nuray Bezirgan: Her neyse. Maraş’ta Fransız askerleri bir kadının örtüsüne saldırıyor. Sütçü İmam buna karşı ilk ateşi açıyor. Böylelikle Kurtuluş savaşı başlıyor. Sonuçta cepheye cephanelik taşıyan kadınlar o dönemin insanları, o dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz hep Müslüman insanlar.

Fatih Altaylı:
Peki bu ülkenin Kurtuluş Savaşı'nı örgütleyen bir adamı niye Humeyni kadar sevmiyorsun. Bunu merak ettim. Eğer Atatürk olmasaydı burada belki de İngilizler vardı, Fransızlar vardı.

Nuray Bezirgan: Yani İngilizler olsaydı benim haklarım daha geniş olacaktı. Zaten mesele bu yani. İnsanlar bana Atatürkçülük adına zulmediyorlarsa benden Atatürk'ü sevmemi bekleyemezsiniz.

Kevser Çakır: Yani bir insanın ismi üzerinden ideolojik bir kurgu oluşturulmaya çalışıldığı için bunlar oluyor. İyi Bir asker. Bunu biliyoruz.

Fatih Altaylı: Bu ülkeyi düşmanlardan arındırma sebebi. En azından bir minnet duygun yok mu?

Kevser Çakır: İyi bir asker biliyoruz.

Fatih Altaylı:
Bugün sizin savunduğunuz özgürlükçü, cumhuriyeti kuran sizin temsil ettiğiniz iradenin, bugün iktidar olmasına olanak veren de rejimi kuran da yine Atatürk değil mi? Camileri de kapatmamış.

Nuray Bezirgan:
Benim fikirlerimİ savunucak parti kurulamaz Türkiye’de. Zaten bu yasak. Benim fikirlerimi herhangi bir parti savunmaya kalktığı zaman parti kapatılır.

Müslümanlar haklarını elde etmek için gece gündüz çabalarlar. Birileri gelir parlementonun azıcık bir özgürlük tanımlamasına bile Atatürk adına, Cumhuriyetcilik adına, demokrasi adına ne adına olursa olsun özgürlüklerimizi elimizden alır.

Ben tamamiyle özgür olduğum hak ve özgürlüklerimin kısıtlanmadığı bir sistem istiyorum.Mesela siz nasıl ki başörtülü hakim bir hanımdan rahatsız olacağınızı söylüyorsanız ben sizin, mesela bu fikrinizin temelde Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet'te bizlerin hep tehdit olarak sizlere sunulmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

Fatih Altaylı : Hayır ondan kaynaklanmıyor. Sizin “siz, biz” demenizden kaynaklanıyor.

Siz islami inançları sizin tarafınızda yaşamayan veya sizin gibi algılamayan insanları farklı görüyorsunuz. Sen, Recep Tayyip Erdoğan ve başkaları "siz- onlar, biz-onlar" dediğiniz zaman kendimi kötü hissediyorum.

Nuray Bezirgan :
Sizin inancınız ne olduğu beni ilgilendirmiyor. Benim ilgi alanım değil. Kişi istediği dine sahip olur ya da olmaz yada dinsizdir. Bu benim size ikinci sınıf vatandaş olarak göreceğim anlamına gelmez. Ama Fatih Bey siz başörtülü bir hakimden rahatsız olduğunuzu söylüyorsunuz

Fatih Altaylı: Önyargılı olur diye rahatsız olurum.

Nuray Bezirgan: Tabii ki. Önyargınızın temelinde 85 yıldır yürütülen laik sistemin dayatmalarının olduğunu düşünüyorum. Biz hiçbir zaman özgür olamadık. Hiçbir zaman kendimizi ifade edemedik. Siz hiçbir zaman başörtülü bir hakim tarafından yargılanmadınız. Dolayısıyla bu şekilde düşünüyorsunuz.

Fatih Altaylı: Senin rejimden istediğin ne? Üniversiteye gitmen, kamusal alanda görev yapman dışında ne isteğin var?

Nuray Bezirgan: Ben başörtümle birlikte sosyal hayatta da var olmak istiyorum.

(Milliyet Son Dakika Haberleri)

HEMIS: Yukarida konusmanin bir yerinde, "Orada (Iran'da) baski var, rejim halka baski yapiyor" seklinde bir soru sorulmus, karsiliginda da "evet"e gelebilecek bir cevap.

Sunu hemen pesinen söyleyeyim ki, icinde yasadigimiz topraklarrin rejiminden, daha totoliter, daha baskici ve daha dikta rejim ben bilemiyorum ki, son günlerde bilmem ne mahkemesinin aldigi kararlar iyice rejimin adinin ne oldugunu  gün yüzüne cikartti, ki cok sükür. Anlamayan ve basiret sahibi olmayan kimseler de anlamislardir insallah... Bir de utanmadan, "Söyle biri olmasaydi, sizleri falanca kavim yönetirdi" gibi abuk ve sabuk konusmaktan da geri durmazlar. O devletlerin tamaminda devlet ile teb'a birbirleriyle barisiktir. Insan hak ve hürriyetleri baglaminda da "mükemmel" olmasa da "cok iyi" diyebilecegimiz yönetimlere de haizdirler. %99 Müslüman denilen bir ülkede ögretmen ögrencileriyle beraber bir din dersini camide islemeye ödü kopar. Ama Avrupa'nin tamamina ait devletlerin kiliselerinde bunu görmek mümkündür ve hic de bos degildir kiliseler bu baglamda... Örnekleri cogaltmak fevkalade mümkündür...

Dolayisiyla bu garip Iran'da da bize havi, bize özel baski türlerinden bir baskinin olmadigina ismi gibi inaniyor...

Birisi....

11/6/2008

Sia

 

ŞÎA

 

Hz. Peygamber'in vefatından sonra İmametin Hz. Ali ve evlatlarına ait bir hak olup nass ve tayinle gerçekleşeceğini iddia eden birbirlerinden farklı mezheplerin müşterek adı.

Şîa kelimesi Arapcada şe-ye-a kökünden fırka, bölük, taraftar, yardımcı, bir kimseye uyan ve yardımcı olan manalarına gelen bir kelimedir. Kur'ân-ı Kerîm'de değişik yerlerde geçen bu kelime (bk. el-En'am, 6/65, 159; el-Hicr, 15/10; Meryem, 19/69; el-Kasas, 28/4, 15; er-Rûm, 30/32; Sebe, 34/54; el-Kamer,54/-51; es-Saffât, 37/83) Arapçada daha çok taraftar anlamında kullanılmıştır. Genel olarak halife Osman b. Affan'ın öldürülmesinden sonra meydana gelen olaylarda Ali b. Ebi Talib tarafını tutan, onunla birlikte düşmanlarına karşı savaşan ve mücadele edenlere Ali b. Ebi Talib'in taraftarları (Şatu Ali b. Ebi Talib) denildiği görülmektedir (eş-Şehristan, el-Milel ve'nNihal, I, 146). Şîa kelimesinin bu manada kullanılışı genel olarak Hz. Hüseyin'in 10 Muharrem 61/10 Ekim 681 tarihinde Kerbelâ'da şehid edilişinden sonraya kadar devam etmiştir. Kerbelâ hadisesinden bir süre sonra Şîa kelimesi bir terim olarak Emevilere karşı Hz. Hüseyin'in intikamını almak, Hz. Ali ve soyunun haklarını aramak, onun nesline yardım etmek için bir araya gelenleri ve onlara taraftar olanları ifâde etmeye başlamıştır.

Şîa'nın ne zaman doğduğu konusu oldukça ihtilaflıdır. Şii kaynaklar, Hz. Peygamber zamanında, Ali b. Ebî Talib'i diğer sahabelerden üstün gören ve onu halifeliğe en layık sahabi olarak kabul eden Ebu Zer el-Gıfarî, Selmân el-Farisî, Mikdad b. el-Esved gibi ashabın ilk şiîler olduğunu, bu bakımdan Şîa'nın Hz. Peygamber devrinde doğduğunu belirtmektedir (bk. En-Nevbaht, Firaku'ş-şîa, Necef 1368, 39-40). Fakat Hz. Ali'yi üstün ve faziletli gören bu grup ile daha sonra mezhep olarak teşekkül etmiş olan Şîa'nın Hz. Peygamberin vefatını takiben, Hz. Ali'nin meşru halife olduğu iddiasıyla doğan tamamen bir siyasi hareket olarak çıktığı iddiası (bk. Bernard Lewis, the Origins of İsmailism, Cambridge 1940, 23 ve Ahmed Emin, Fecrul-İslâm, Kahire 1964, 266 vd.) yanında Hz. Osman'ın öldürülmesinden sonra (bk. J. Wellhausen, el-Havâric ve'ş-Şa, Kahire 1968, 146) veya Hz. Ali'nin halifeliği esnasında özellikle Camel ve Sıffın savaşlarını takiben (bk. İbnü'n-Nedim, el-Fihrist, Beyrut 1954, 175) yahut Hz. Ali'nin öldürülmesi ve cemaatin Muaviye b. Ebi Süfyan'a beyat etmesi ile doğduğu (bk. Taha Hüseyin, el-Fitnetu'l-Kübra, II, Kahire 1966, 175) ileri sürülür. Bütün bu olaylar Şîa'nın ortaya çıkış zamanını kesin olarak belirtmeseler de olayların hepsinin Şîa'nın gelişmesinde müessir olduğu görülmektedir.

Şîa diger fırkalar gibi, İslâm'da ana bünye diyebileceğimiz cemaatten ayrılarak, yine İslâm içinde ortaya çıkan bir zümreleşme hareketidir. Hz. Ali'nin, Hz. Peygamber tarafından takdir edilen, yiğitlik, kahramanlık, ilim ve takva gibi şahsî meziyetleri bize kadar intikal eden özellikleridir. Onun bu özelliklerinden dolayı bazı sahabîler tarafından beğenilip takdir edilmesi ve üstün görülmesi manevi bir bağlılık ve samimi bir dostluk ifade etmektedir.

Hz. Peygamber'in ashabından bazılarını takdir eden ifâdeler kullanması ve onlara iltifatı düşünüldüğünde sadece Hz. Ali'nin özelliklerini takdir etmediği de görülür. Bütün bunlar dikkate alındığı takdirde Hz. Ali devri de dahil Hulefâyı Raşidin devrinde, dostluk ve sevgi izharı ötesinde bir mezhebî gruplaşma olmadığı anlaşılır. Bu açıdan Şîa'nın Hz. Peygamber devrinde teşekkülü mümkün görülmemektedir.

Şîa en erken, Hz. Hüseyin'in şehâdetinden sonra siyasî bir eğilim olarak kamuoyu oluşturmaya başlamıştır. Özellikle 65/684 yıllarında ortaya çıkan ve Hz. Hüseyin'in intikamını almak üzere toplanan, onu davet ettikleri halde yardımsız bıraktıkları için ızdırap duyan ve tevbe eden Kûfelilerin oluşturduğu Tevvâbin hareketi, Şîa'nın bir terim haline gelişinin ve İslâm içinde bir kitleleşme hareketinin başlamasının ilk belirtilerinden biri olarak kabul edilebilir. Tevvâbin hareketinin Emeviler karşısında başarı kazanamaması sonucunda, kurtulanlarla birlikte, Ehl-i Beyt'in intikamını almak için ortaya çıkan Hz. Ali'nin Havle binti'l-Hanefiyye'den doğan oğlu Muhammed b. el-Hanefiyye'nin imametini savunan, İslâm tarihinde Mehdilik, gaib imam, ric'at ve bedâ gibi görüşlerle esaslı yankılar uyandıran Muhtar b. Ebi Ubeyd es-Sakaf (67/687) gibi kimseler de Hz. Ali'nin neslinin adını kullanarak toplumun içinde itibar kazanmaya çalışmışlardır. Keysaniyye veya Muhtariyye ismi ile ortaya çıkan ve Muhammed b. el-Hanefiye'nin imametinini savunan bu fırka günümüze ulaşmamıştır.

Şia'nın bütün fırkalarında ilk ve ihtilafsız İmam Hz. Ali'dir. Onun ölümünden sonra imamet görevi oğulları Hasan ve Hüseyin'e intikal etti. Hüseyin b. Ali'nin ölümünden sonra imamet oğlu Ali b. Hüseyin Zeynü'lAbidin'e geçti. Emevilere karşı Muhammed b. el-Hanefiyye'nin imametini savunanlar da, onun ölümünden sonra Ali b. Hüseyin'e bağlandılar.

Böylece imamet hemen tamimiyle Hz. Ali'nin, Hz. Hüseyin'den gelen evlâtlarına intikal etmiş oldu.

Kerbelâ'da katliamdan kurtulan Ali b. Hüseyin, Medine'ye intikal ettikten sonra siyasetten tamamen uzaklaşarak ölümüne kadar (95/713) ilimle meşgul oldu ve çevresindeki insanları yetiştirmeye gayret etti. Daha sonra imâmeti devam ettiren büyük oğlu Muhammed el-Bâkır ölümüne kadar (114/733) babasının prensiplerini izleyerek ilmî konularla meşgul oldu ve çevresindeki mensuplarını korumak için siyasetten uzak kalmaya çaba sarfetti. Altıncı İmam Ca'fer es-Sâdık gerçekten alim ve faziletli bir kişidir (bk. Mustafa Öz, "Ca'fer es-Sadık", TDV İslâm Ansiklopedisi, VII, I, 3). Devrinde birçok kimse kendisinden istifâde etmiştir. Bu imamın devrinde, İslâm tarihinde, Hz. Hüseyin'in şehadetinden sonra Emevilere karşı, Ehl-i Beyt adına ilk defa ayaklanan Zeyd b. Zeynü'l-Abidin'dir. Ali b. Hüseyin Zeynü'l-Abidin'in küçük oğlu, Muhammed el-Bâkır'ın kardeşi ve Ca'fer es-Sadık'ın amcası ve akranı olan Zeyd, Emevi halifelerinden Hişam b. Abdulmelik'e karşı Kûfe'de isyan etti. Kendisine bey'at eden onbeşbin kişi ile Hişam'ın Kûfe-Basra (Irakeyn) valisi Yusuf b. Ömer es-Sakafi ile giriştiği savaşta (122/740) başarısızlığa uğradı ve öldürüldü. Zeyd'den sonra fikirlerini sürdüren oğlu Yahya (ö. 125/743) ile Zeydîyye fırkası ortaya çıkmıştır.

Zeyd b. Zeynelâbidin'in ölümünden sonra Carudiyye, Süleymaniyye, Batriyye gibi çeşitli fırkalara ayrılan Zeydîyye mensupları uzun süre dağınık halde kalmışlardır. Abbasi halifelerinin siyasî otoritelerinin zayıflamasından faydalanarak Yemen ve Taberistan'da ayaklanarak muhtelif devletler kurmuşlardır. Hazar denizinin güneyinde Taberistan'da kurulan zeydî devleti 305 (917) yılına kadar varlığını sürdürmüştür. Yemen Zeydîliği ise günümüze kadar varlığını muhafaza edebilmiştir. VI/XII. yüzyıldan itibâren sınırlarını Tihâme'ye kadar genişleten Zeydler daha sonra Osmanlı hakimiyetine girmişlerdir. Günümüzde Yemen'in resmî mezhebi Zeydîyedir. İmâmet konusunda daha mutedil bir yol izleyen bu fırka mensupları büyük günah işleyenler hakkında daha çok Haricilik ve Mutezile'nin tesiri altında bulundukları için bu tip kimselerin tam anlamıyla tevbe etmedikçe Cehennemde ebedi kalacakları görüşündedirler. Fıkıh konusunda genel olarak, Ehl-i Sünnet mezheplerinden Hanefiliğe yakın bir yol izlerler. İsnaaşeriyye'den * farklı olarak mut'a nikahını meşru olarak kabul etmezler (Konu ile ilgili geniş bilgi için bk. Zeydîyye Mad).

Ca'fer es-Sadık'ın imamet devresinde önceleri oğlu İsmail'in kendisine halef olacağını kesin olarak belirtmişken daha sonra bazı sebeplerle onu halifelikten çekti. İsmail babasının sağlığında vefat etti. 148 (765) yılında, Ca'fer es-Sadık'ın ölümü üzerine, İsmail'in taraftarları onun adına oğlu Muhammed b. İsmail'e bey'at ettiler. Böylece Şîa bünyesinde İsmailiyye adı ile anılan yeni bir fırka ortaya çıkmış oldu.

Aşırı bir Şiî mezhebi olan İsmailiyye kuruluşundan itibaren bir buçuk asır süre ile gizli imamlar ve dâiler tarafından idâre edildi. Basra, Kûfe, İran, Yemen, Bahreyn ve Kuzey Afrika'ya gönderilen dâiler, mezhebi yaymak için büyük çaba gösterdiler. Ali b. el-Fadl ve İbn Havşeb, Yemen'de Ebu Said el-Cennâbî ve oğlu Ebu Tahir el-Cennâbî Bahreyn'de, Ebu Abdulah eş-Şiî ise Kuzey Afrika'da devlet kurmaya muvaffak oldular. III/IX. asrın sonuna doğru Suriye'nin Selemiyye şehrinden Kuzey Afrika'ya intikal ederek burada mehdiligini ilan eden İsmaili imamı Ubeydullah 297 (909) yılında Fatimîler Devletini kurmayı başardı. Kısa zamanda Mısır'ı ele geçiren Fatımler, burada kurdukları müesseselerle yaklaşık üç asır süreyle mezheplerini yaymaya çalıştılar. Fatımî halifelerinden el-Mustansır'ın 487 (1094) yılında ölümü ile birlikte İsmailiyye, Nizâriyye ve Müsta'liyye diye iki büyük kola ayrıldı. Doğu ve Batı İsmailiyyesi diyebileceğimiz bu iki koldan birincisi İran'da Hasan Sabbah'ın şahsında büyük bir himayeci bulmuş, özellikle Kazvin yakınında başta Alamut kalesi olmak üzere diğer kalelerde yerleşen Nizarî fedaileri İslâm hükümdar ve devletleri için daima bir korku unsuru olmuşlardır. İsmailiyye'nin bu kolu 1254 yılında Hülagu tarafından, Suriye Nizârleri ise 1273 yılında Sultan Baybars tarafından ortadan kaldırılmıştır. İsmailiyye'nin Musta'liyye kolu ise kısa bir müddet Mısır'da hâkimiyetini sürdürmüş, daha sonra birbirinden farklı kollara ayrılarak Yemen'e intikal etmiştir. Buradan Hindistan'a geçen Müsta'liler, günümüzde Davudler ve Süleymanîler olmak üzere iki kısma bölünmüşlerdir. Müsta'lî İsmailleri Hindistan'da Bohra adıyla anılmaktadırlar.

Hülagu'dan sonra daha çok İran Azerbaycan'ında kalan Nizarî İsmailîler, tasavvufi bir görünüm altında varlıklarını sürdürmüşlerdir. 1718 yılında öldürülen 45. Nizarî imamı Halilullah Şah'tan sonra İran Kaçar sarayında Ağa Han ünvanı ile damat olan 46. İsmailî imamı Hasan Ali Şah'tan itibaren Nizârî imamları Ağa Han ünvanı ile anılmışlardır. Ali Şah ve Sultan Muhammed Şah'dan sonra günümüzdeki Nizârî İsmailîyyenin 49. imamı olan Kerim Ağa Han bu görüşü sürdürmektedir.

Tarih boyunca Batıniyye, Sebiyye, Talimiyye, Melâhide vb. isimlerle anılan İsmâilîyye'nin Behvalar hariç günümüzde ilmî çalışmaları, bir tefsir ve fıkıh sistemleri mevcut değildir. Daha çok ticâretle uğraşan İsmailiyye mensuplarına göre dinin en önemli özelliği imâmettir. İbadetler konusunda diğer Şîa fırkalarından oldukça farklı özellik gösterirler (Geniş bilgi için bk. İsmilyye mad.).

Ca'fer es-Sadık'tan sonra taraftarlarının ekseriyeti oğlu Musa el-Kâzım'a tabi oldular. Harun er-Reşid zamanında isyan edebileceği endişesiyle Medine'den Bağdad'a celbedilen Musa el-Kâzım uzun süre hapis hayatı yaşamıştır. Kendisinin 183 (799) yılında ölümü üzerine imam olan Ali er-Rıza, Abbasi halifelerinden el-Me'mun tarafından Irak'a getirilerek veliahd tayin edilmiş daha sonra 203 (818) yılında zehirlenmek suretiyle öldürülmüştür. Bundan sonraki imamlar sırasıyla Muhammed et-Takî (ö. 220/835), Ali en-Nakî (ö. 254/868), Hasan el-Askerî (ö. 260/873) ve Muhammed el-Mehdi'dir. el-Mehdiyyü'l-Muntazar, Hüccet, Sahibuzzaman lakaplarıyla anılan Sâmarra'da bir mahzende kaybolduğuna, yeniden dünyaya gelip dünyayı ıslâh edeceğine inanılan bu imamla, imamların sayısı onikiye ulaştığı için Şîa'nın bu fırkası İsnaaşeriyye (onikiciler) diye anılır. Ayrıca imameti dinin en önemli rüknü saymaları hasebiyle İmamiyye, İmam Ca'fer es-Sadık'ın fıkhını uygulamaları sebebiyle de Caferiyye diye bilinirler.

İmamiyye bir fırka olarak 260 (873) yılından sonra teessüs etmiştir. Bu bakımdan Zeydiyye ve İsmiliyye'den daha geç oluşmuş bir fırkadır. 12. imamın 260 (873) - 328 (940) yılına kadar süren gaybet devresinde Ebu Amr Osman b. Said, Ebu Cafer Muhammed, Hüseyin b. Ruh ve Ali b. Muhammed gibi sefirler aracılığıyla imamla irtibat kurulduğu için bu devreye küçük gaybet devresi denilir. 238 (940) yılında son sefirin ölümü ile birlikte imamla irtibat kesildiği için günümüze kadar olan devre büyük gaybet devresi olarak adlandırılmaktadır.

İmamiyye Şîası gaybet-i kübra yani büyük gaybetin başlamasından itibaren İran'ın resmi mezhebi olduğu 10 (16) asra kadar İslâm dünyasında güçlü bir varlık göstermemiştir. Ancak Safevilerin kurulmasıyla İmamiyye 907 (1501) 1149 (1736-37) yılları arasında kendisini himaye eden bir devlete sahip olmuştur. Şah İsmail devrinden itibaren İran'da camilerde ilk üç halifeye lânet edilmesi kararlaştırılmış, ezana ilaveler yapılmıştır. Safevilerin Şiîlik üzerine kurulu siyaseti ile Sünnilik üzerine kurulu Osmanlı siyaseti arasındaki farklılık sebebiyle Osmanlılarla İran ordusu arasında 1514 yılında cereyan eden Çaldıran savaşında İran ordusunun mağlup olması sonucunda Osmanlı-İran münasebetleri normal mecrasında yürümemiştir. 12/18. yüzyıldan 14/20. yüzyıla kadar sağlanan bir devlet desteği olmadan kendi seyri içinde gelişme kaydeden İmamiyye şîasının temsilcileri olan ulema 1905-6 yıllarındaki anayasa faaliyetlerinde önemli rol oynamışlardır. Kaçar hanedanının 1925 yılında yıkılışından sonra İran'da idareyi ele geçiren Pehleviler devrinde ulema kısmî nüfuz kaybına uğramıştır. Uzun bir hazırlık döneminden sonra Şîa yetullah Humeynî'nin çabalarıyla 1979 yılından itibaren İran'da hakim kılınmış ve mezhebin prensipleri devletin yürütülmesinde esas olarak kabul edilmiş bulunmaktadır. Tevhid, nübüvvet, imamet, adl ve mead esaslarını usuluddin olarak kabul eden bu fırka Zeydiyye'den sonraki mutedil bir şii firkası olarak kabul edilir.

Kitap, sünnet, icma ve aklı, şer'i deliller olarak kabul eden bu fırka, ibâdet ve muameleler konusunda mut'a nikahı hariç Ehl-i Sünnet fıkhı ile cüz'i ayrılıklar göstermektedir. Günümüzde İran, Irak ve Pakistan'da bulunan bu mezhebin mensupları Şîa'nın büyük ekseriyetini teşkil etmektedirler (bk. Ca'feriyye mad).

Bu üç fırkanın ötesinde kendilerini şiî sayan ve fakat mutedil Şîa'nın kendileri ile ilgileri bulunmadığını belirttikleri gulat, galiye yahut aşırı şiî fırkalar vardır. İslâm mezhepler tarihi ile ilgili eserlerde belirtilen Sebeiyye, Beyâniyye, Muğiriyye, Harbiyye, Mansuriyye, Cenâhiyye, Nusayriyye, Hattabiyye ve Gurâbiyye gibi fırkalar Hz. Ali'yi ilâh yahut Allah'ın ona hulûl ettiğini iddia ettikleri için mutedil Şîa tarafından İslâm ve Şîa dışı aşırı cereyan olarak değerlendirilmektedir.

Şîa fırkaları arasında müşterek nokta İmamet esasıdır. Düşüncelerine göre Cenab-ı Hak Hz. Peygamber'i İslâm dinini yaymak için göndermiş, o da peygamberlik görevini yerine getirerek yirmi üç sene süreyle Allah'ın dinin neşretmiştir. Hz. Peygamber'in inanç ve amel yönünden yirmi üç sene zarfında gerçekleştirdiği ıslah hareketinin O'nun ölümü ile ortadan kalkması Allah'ın hikmetine uygun düşmez. Bu sebeple Hz. Peygamber'in faaliyetlerinin boşa gitmemesi ve devam etmesi için nübüvvetle eş değer olan bir imamet müessesesi gereklidir. İslâm dünya durdukça devam edecek bir ilahî din olduğuna göre bütün zamanlar boyunca, Hz. Peygamber adına dinî konulara çözüm getirecek ve İslâm ümmetini yönetecek bir imama zaruri olarak ihtiyaç vardır. Bu imamın Hz. Peygamber'in neslinden olması gereklidir. İmamların ilki Ali b. Ebi Talib'dir. O, sadece Hz. Peygamber'in yakını ve damadı olduğu için değil Allah'ın emrinin gereği olarak imam tayin edilmiştir. Kendisinden sonra imâmet, -Keysaniyye hariç- Hz. Fâtıma'dan olan neslinden devam edecektir. Hz. Peygamber'e bu manada naib olan imamlar, onun ümmet üzerindeki velâyetini hâizdirler. İmamların tayini hiç bir zaman ölümlü, ihtirasına ve menfaatine tutkun olan insanlar tarafından değil, Allah, Peygamber ve bir önceki imam tarafından gerçekleştirilir. İmamlar Hz. Peygamberin ilminin hamilleri ve onun gibi masum kimselerdir. Aksi halde onların sözlerine itimad edilemez.

Şîa'nın imamet konusunda böyle düşüncesine rağmen aralarında en çok ihtilaf edilen konunun yine imâmet olduğu söylenebilir. Hemen her imamın ölümünden sonra o imâmın oğulları arasında cereyan eden mücâdelelerde İmam olan kişinin güçlü ve itibarlı olması sebebiyle mi yoksa Allah'ın onu İmam tayin ettiğinden dolayı mı İmam olduğu konusu daima tartışılabilir. Yukarıda İmamet konusu ile ilgili esaslar genellikle günümüzde en güçlü olan İmamiyye yahut İsnaaşeriyye tarafından benimsenen hususlardır.

İmamet konusunda en mutedil davranan Şiî mezhebi Zeydiyye'dir. Onlar yukarıda belirtildiği gibi, imamın Hz. Peygamber'in kızı Fatıma neslinden gelmesini kabul etmekle birlikte masumiyetini ve ismen tayinini benimsememektedirler. İmamın vasfen tayin edilmesi gereği üzerinde duran bu fırkaya göre, Hz. Fatıma neslinden gelen cömert, âlim ve takva sahibi olması gereken imam, kendini izhar edip imamlığını ilan etmelidir. Takıyye veya mestur imam düşüncesi Zeydiyye'de mevcut değildir.

İsmail b. Ca'fer es-Sâdık'ı imam tanımakla İsmailiyye, nasların bâtınî manası bulunduğunu iddia ettikleri için Batıniyye ve bilginin akıl ve duyularla değil ancak masum imamın öğretmesiyle elde edileceğini iddia ettikleri için Ta'limiyye adını alan bu fırka imamet konusunda gerek ilk devrede gerekse Fâtımîler devrinde farklı özellikler göstermiştir. İmamı bilme ve ona bağlanma dinin aslı olduğu, dünya ve ahiret saadetine ancak bu şekilde ulaşılacağı, genel olarak İsmailiyye'nin prensipleri arasında bulunmaktadır. Bu fırka günümüzde imamet konusundaki müfrit düşüncelerini sürdürmektedir. İmametin dışında takıyye, bedâ, rec'at gibi talî esaslar Şîa fırkalarının ekseriyeti tarafından benimsenmektedir.

Günümüzde İslâm dünyasının muhtelif yerlerinde Şîa mevcudu kesin bir istatistik bulunmamasına rağmen %7 - %9 arasında tahmin edilmektedir.

Mustafa ÖZ

 

11/6/2008

Suudilerin Yeni Yüzü:

 

Suudilerin yeni yüzü

Kral Abdullah durup dururken, kendi himayesinde "dinler arası diyalog" çalışmalarını başlatmıyor. Bu çalışma ile bir taşla iki kuş vurmayı hedeflemiş bulunuyor.
Şöyle ki: Avrupa pozitivizmi 19. yüzyılda dinin idam fermanını imzalamıştı, 20. yüzyıl boyunca dinin ölümü beklendi; Nietzsche "tanrının öldüğü"nü söylemişti; ancak Avrupa'nın öldürmeye kalkıştığı tanrı, Gill Kepel'in deyimiyle 20. yüzyılın son çeyreğinde "intikam almak" üzere geri geldi. Bu, aydınlanmacı Avrupalıların zihninde tasarladıkları kutsal dışı bir evrenin temelsiz, hurafeye dayalı tanrı ve din tasavvurlarının sonucuydu. İslam dünyasında birtakım aydınlanmacılar bu zehaba kapıldıysa da, kitleler ve kendi kökleri üzerinde yeni bir diriliş hamlesi yapma başarısını gösteren Müslüman entelektüeller ve alimler bu safsatalara sadece gülüp geçti.

21. yüzyılda "din" de "kültür" de bambaşka kavramsal çerçevelerde ele alınıyor. 19. ve 20. yüzyıllarda "kültür" ulus devletlerin ulus icat ve inşa etmek isterlerken, projelerinde kullandıkları en esaslı malzemeydi; bugün ulus devlet derin bir krizin içinden geçiyor, kültür ise fonksiyonel bir değişime uğramış olarak bir yandan dinle rekabet ediyor, diğer yandan "stratejik bir değer" olarak uluslararası politikanın bir parçası olarak rol oynuyor. Amerikalıların, yeni yaptıkları maliyet hesabına göre daha ucuza gelen ve etkisi daha yaygın ve derinlemesine işleyen "ince veya yumuşak güç" tamamıyla kültürün zemininde kullanılıyor.

20. yüzyılda yaşadığımız tecrübe bize öğretti ki, İslam ülkeleri, Batı'yla rekabet edecek ve onun politik ve askerî hegemonyasını alt edebilecek kültürel güce hiçbir zaman sahip olamayacaklar. Kültürün üstüne sindiği politik tasavvurlardan iktisadi kalkınma projelerine, eğitim sistemlerinden toplumsal hayatın yeniden örgütlenmesine kadar her alanda yeni değerlendirmeler yapma zarureti var. Çünkü kültür, Batı'nın kendi Hıristiyan geçmişine ve Batı-dışı dünyaya karşı güç ve zafer kazanırken icat ettiği kendi öz silahıdır. İslam dünyasının din merkezli, hikmet ve irfanı vardır ve eğer hem kendi politik, ekonomik ve askerî bağımsızlığını kazanmak; hem yeni, insan yüzlü, daha özgür ve daha adaletli bir dünyanın mümkün olduğunu dünyanın geri kalan insanlarına anlatmak istiyorsa, kendi özüne, köklerine dönüp hikmet ve irfan temelinde yeni bir dil, yeni bir söylem ve yeni bir platform geliştirebilmelidir.

"Dinler arası diyalog" seküler-profan kültüre alternatif yeni bir dil arayışı yanında, stratejik bir değer olarak önem kazanıyor. Papa 16. Benedikt, seçilir seçilmez diyalog çalışmalarını askıya aldıysa, bu yumuşak rekabet sahasında Katolikliğin ve genelde Avrupa'nın şansı olmadığını çok iyi gördüğü içindir.

Kral Abdullah, bir hamle ile iki amaca yönelmiş bulunuyor: İlkin, 11 Eylül'den sonra, ismi şiddet ve terör eylemlerine karışan çok sayıda eylemcinin bir şekilde -haklı veya haksız- İslam ve Suudilerle ilişkilendirilmesinin doğurduğu derin rahatsızlığı gidermek istiyor. Bu yönde Batı'dan ima yoluyla da olsa mesaj dahi almış olabilir. Mekke toplantısında bir yandan İslam'ın şiddet ve teröre karşı bir din olduğu sıklıkla vurgulandı, diğer yandan çatışmaların eksik olmadığı dünyada en önemli sorunun "ötekiyle ilişki" olduğu ve İslam'ın diğer dinler ve kültürler içinde en sağlıklı yaklaşıma sahip bulunduğu vurgulandı.

İkincisi, yeniden şekillenmekte olan bölgeye yeni güçler girmiş bulunuyor. Bunlar da İran, Türkiye ve Katar'dır. Her üç ülke farklı yöntemlere ve farklı hedeflere sahip olarak nazım rol oynamak istiyorlar. Suudiler, tam bu süreçte "bölgesel bir güç" olarak inisiyatifin tümünü ellerinden kaçırmak istemiyorlar. Suudiler, tam bu çerçevede yepyeni bir bölge okuması yapmış bulunuyorlar. Fethullah Gülen Hocaefendi, bu dönüştürücü gücün 10 sene önce farkına varmış, büyük tepkileri göze alarak adım atmıştı. Yazık ki Türkiye'de iki yüz yıl öncesinin kavramlarıyla düşünmeye devam eden resmî ve yarı-resmî zümreler, olup bitenin farkında değiller; bir 19. yüzyıl uykusunda mışıl mışıl uyuyorlar.

BULAC, Ali

Eeee, öyle gerektiriyor ki uyuyorlar. Jakobenlik'te ise "ilk" siradalar ve tetikteler!!!

 

10/6/2008

Imam Ebu Hanife ve Hadis Ilmindeki Yeri:

İmam Ebu Hanife ve hadis ilmindeki mevkii

“Ebû Hanîfe’nin aleyhinde bulunmak, üzerinde ulemanın icma ettiği bir husustur. Çünkü Basra’nın imamı Eyyûb es-Sahtiyânî’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Kûfe’nin imamı es-Sevrî’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Hicaz’ın imamı Mâlik’tir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Mısır’ın imamı el-Leys b. Sa’d'dır ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Şam’ın imamı el-Evzâ’î’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Horasan’ın imamı Abdullah b. el-Mübârek’tir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur…”[1]
Müçtehid İmamlar arasında İmam Ebû Hanîfe dışında, pek çok güvenilir isim tarafından cerh, taz’if ve ta’n edilen ikinci bir isim mevcut değildir. Yukarıya aldığım pasaj, bu konuda rastlanacak en “yunmuş-yıkanmış” ifadelerden oluşmaktadır. Tarih boyunca tek kanallı beslenmenin, önyargının, tarafgirliğin ve taassubun vücut verip yaşattığı “Ebû Hanîfe aleyhdarlığı”, Sünnet’e bağlılık, Selef’e saygı, hamiyet-i diniye… gibi gerekçelere sığınılarak köpürtülüp yaşatılmıştır; ne yazık ki günümüzde de bazı çevreler tarafından olanca şiddetiyle devam ettirilmektedir.

İşte benzer bir “tesbit” daha: İmam Ebû Dâvûd’un oğlu Ebû Bekr b. Ebî Dâvûd soruyor:

“Üzerinde Mâlik ve ashabının, eş-Şâfi’î ve ashabının, el-Evzâ’î ve ashabının, el-Hasan b. Sâlih ve ashabının, Süfyân es-Sevrî ve ashabının ve Ahmed b. Hanbel ve ashabının ittifak ettiği bir mesele hakkında ne dersiniz?” Muhatapları, “Ey Ebû Bekr! Bundan daha sahih bir mesele olmaz” karşılığını verince taşı gediğine koyuyor: “İşte bunların hepsi, Ebû Hanîfe’nin tadlili (dalalette olduğu tesbiti) üzerinde ittifak etmiştir!”[2]

Ve benzeri bir “tesbit” de İbn Hibbân’dan: “Bütün İslam merkezlerinde ve diğer bölgelerde bulunan imamlar ve vera ehli onu cerh ve zemmetmişlerdir. Sadece tek-tük bazı kimseler bundan istisnadır…”[3]

Günümüzde durum

Geçmişte şu veya bu sebeple vuku bulmuş olan bu “Ebû Hanîfe aleyhdarlığı”nın her şeye rağmen ısrarla ve inatla devam ettiriliyor oluşu, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir “arıza” durumuna işaret etmektedir. Zira tarihte İmam hakkında vuku bulmuş bu itham, cerh ve taz’ifler, sadece Hanefî ulema tarafından değil, diğer mezheplere mensup insaf ve tahkik ehli ulema tarafından da gerekli biçimde cevaplandırılmış bulunmaktadır. Mâlikî mezhebine mensup İbn Abdilberr’in el-İntikâ’sını, Şâfiî mezhebine mensup ez-Zehebî’nin Menâkıb’ı, Muhammed b. Yusuf es-Sâlihî’nin Ukûdu’l-Cümân’ı, es-Süyûtî’nin Tebyîdu’s-Sahîfe’si, İbn Hacer el-Mekkî’nin el-Hayrâtu’l-Hısân’ı, Hanbelî mezhebine mensup Cemâluddîn Yusuf b. Abdilhâdî’nin Tenvîru’s-Sahîfe’si.. bu meyanda ilk akla gelenlerdir.

Bütün bu çalışmalara rağmen Ebû Hanîfe aleyhdarlığının bir “dindarlık” ve “Sünnet/Hadis taraftarlığı” göstergesi olarak yaşatılması ve terviç edilmesi bizatihi din adına ve Sünnet/Hadis adına kaygı vericidir. İmam Ebû Hanîfe’nin çağdaşlarından ünlü zahid Mekkeli Abdülazîz b. Ebî Ravvâd’ın şu tesbitine katılmamak mümkün değildir: “Ebû Hanîfe imtihan vesilesidir. Kim onu severse sünnîdir; kim de ona buğz ederse bid’atçidir.”[4]

Söz gelimi M. Nâsıruddîn el-Albânî, “Ebû Hanîfe aleyhdarları” arasında hayli “ılımlı” bir görüntü verdiği halde, mesleğini icra için ayağına gelmiş fırsatı tepmeyi “ilmî objektiflik” anlayışıyla bağdaştıramamakta ve Nasbu’r-Râye’ye düşülen bir dipnotu vesile edinerek İmam Ebû Hanîfe’nin kimler tarafından taz’if edildiğini şöyle sıralamaktadır:

“Evvela İmam Ebû Hanîfe’nin taz’ifinde ed-Dârekutnî yalnız değildir. Aksine bu konuda imamların büyükleri ondan önce davranmışlardır ki, herhangi bir taassup sahibinin, imamlıkları ve büyüklükleri sebebiyle onların taz’ifinde kusur bulması mümkün değildir. Onlardan birisi Abdullah b. el-Mübârek’tir. İbn Ebî Hâtim sahih bir senedle onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Ebû Hanîfe Hadis’te miskin idi.” Yine İbn Ebî Hâtim şöyle der: “İbnu’l-Mübârek Ebû Hanîfe’den rivayette bulunmuş, ancak son zamanlarında onu(n hadisini) terk etmiştir. Babamı böyle derken işittim.”

“Yine onlardan bir diğeri İmam Ahmed’dir. el-Ukaylî ed-Du’afâ’da sahih bir senedle onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Ebû Hanîfe’nin hadisi zayıftır.”

“Yine onlardan bir diğeri, es-Sahîh sahibi İmam Müslim’dir. el-Künâ isimli eserinde şöyle demiştir: “Hadisi muzdaribdir. Çok fazla sahih hadisi yoktur.”

“Yine onlardan bir diğeri İmam en-Nesâî’dir. ed-Du’afâ ve’l-Metrûkîn’de şöyle demiştir: “Hadis’te kuvvetli değildir.”

(…)

“Ebû Hanîfe’nin (rh.a) Hadis’te taz’if edilmiş olması, şöhret sahibi olduğu ilimdeki ve şöhret sahibi olduğu Fıkıh’taki kadrini ve büyüklüğünü mutlak olarak alçaltmaz. Onun Fıkıh ilmindeki üstünlüğü ve kendini ona vermesi, Hadis’te hıfzının zayıflamasına yol açmış olmalıdır. Malumdur ki, bir alimin bir ilme yönelmesi ve onda ihtisas sahibi olması genellikle diğer ilim dallarında hafızasını zayıflatan hususlardandır. En iyisini Allah Teala bilir.”[5]

İmam Ebû Hanîfe hakkındaki bu iddia ve ithamlar ne yazık ki sadece onun hadisçilik yönüyle sınırlı kalmamış, itikadî sahaya da uzanarak küfürle itham edilmesi noktasına kadar vardırılmıştır. Ancak bu yazı sadece ona İlm-i Hadis nokta-i nazarından yöneltilen tenkitleri konu edineceği için konunun diğer boyutlarına değinilmeyecektir. [6]

İmam Ebû Hanîfe’ye Hadis ilmi bağlamında yöneltilen tenkit ve taz’ifleri iki grupta toplamak mümkündür:

1. Hadis müktesebatının yetersiz ve Hadis’te güvenilmez/zayıf olduğu, hafızasının yeterince güçlü olmadığı gerekçesiyle yapılan tenkitler.

2. Hadislerle amel konusuna gereken ihtimamı göstermediği, re’yi çok kullandığı ve hadislere muhalefet ettiği gerekçesiyle taz’ifi.

Yukarıdaki iki başlık altında toplanabilecek “Ebû Hanîfe cerhleri” meyanında mütekaddimundan nakledilen ne varsa eserlerine doldurarak İmam’ı cerh edenler kervanına katılan İbn Adiyy,[7] el-Ukaylî,[8] İbn Kuteybe,[9] İbn Ebî Hâtim,[10] el-Hatîbu’l-Bağdâdî,[11] İbnu’l-Cevzî[12] gibi daha birçok müellif bulunduğunu ve burada zikredilen örneklerin, münhasıran Hadis sahasıyla sınırlı olmalarına dikkat edildiğini belirtmek gerekir. Bunun dışında Kur’an’ın mahluk olduğu, cennet ve cehennemin son bulacağı, irca (mürciîlik) vb. konulardaki görüşleri sebebiyle tekfir edildiği, tevbeye davet edildiği… konusunda birçok şey nakledilmiştir. Muhammed Zâhid el-Kevserî merhum Te’nîbu’l-Hatîb adlı muhalled eserinde bütün bu iddiaları büyük bir vukufiyet ve dirayetle cevaplandırmış ve İmam’ın, bu ithamların tamamından beri olduğunu mukni delillerle ortaya koymuştur.

İddiaların ilmî kıymeti

Yukarıda örnek olarak zikredilen ve tamamı kitap hacmini dolduracak kemiyette olan cerh, taz’if ve tenkitlerin ilmî kıymeti hakkında şunları söyleyebiliriz:

İmam Ebû Hanîfe üzerinde yoğunlaşan tenkitler, dönemin fotoğrafını yansıtması bakımından hayli önemlidir. Öncelikle Irak (Bağdat ve Basra) merkezli “i’tizal” hareketi, itikadî sahada derin sarsıntılar meydana getirmektedir. Cedelci kişilikleri dolayısıyla Mu’tezilîler, konuştukları sıradan insanları kolaylıkla etki altına alabilmektedirler. Toplumsal doku için hayli tehlikeli olan bu akım karşısında topluma önderlik edenler, insanları onlarla konuşmaktan, bir araya gelip oturmaktan titizlikle sakındırma gayreti içinde olmuşlardır. Büyük imamlardan Kelam ilmiyle iştigalden veya Kelamcılar’la hemhal olmaktan sakındırma babında nakledilen sözleri bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

Tam karşı cephede yer alan Hadisçiler dönemin fotoğrafındaki ikinci aslî unsur olarak temayüz etmektedir. Aralarında rivayetlerin ihtiva ettiği anlamlara ve Fıkhu’l-Hadis’e fazla ihtimam göstermeyen, bütün mesaisini rivayetleri olabildiğince fazla tarikten toplama işine sarf eden “nakale-i ahbar” ve “zevamil-i esfar”ın da bulunduğu Ehl-i Hadis, re’y, kıyas vb. kavramlardan hazzetmeyen, bunları ve temsil ettikleri çizgiyi hep “tekinsiz” bulan bir anlayışı temsil eder durumdadır.

Ne var ki itikadî bakımdan bunlar arasında da en az Mu’tezile kadar tehlikeli istikametlere gidenler bulunduğu bir vakıadır. Ehl-i Hadis içinde teşbih ve tecsim inancına meyledenlerin, hatta fiilen bu inancı benimseyenlerin bu tutumunun temelinde rivayetlerin manalarına nüfuz edememe, bir de rivayetlerin mana ile nakli bulunmaktadır. Bilhassa itikadî sahaya taalluk eden müteşabihat türü rivayetleri Şer’î prensipler ve İslamî akıl süzgecinden geçiren Sünnî Kelamcı çizgiyi Sünnet’e/Hadis’e ittiba ve “teslimiyet” adına en acımasız ithamlarla zemmedenler, elbette bu Ümmet’in yarısının, hatta üçte ikisinin[13] metbuu durumundaki İmam Ebû Hanîfe’nin üstünü çizmekte de bir beis görmeyecek, hatta bunu dinî bir sorumluluk addedecektir!

İşin ilginç yanı, bu Ümmet’in ta’zim ve tebcil ettiği büyük şahsiyetlere atfen İmam’ın Hadisçiliğine yöneltilen iddiaların kahir ekseriyetinin güvenilmez senedlerle gelmiş olmasıdır. el-Kevserî merhumun Te’nîbu’l-Hatîb’de, ondan önce el-Melikü’l-Muazzam İsa b. Ebî Bekr’in es-Sehmu’l-Musîb’de ortaya koyduğu bu gerçeğe rağmen Ebû Hanîfe aleyhdarlığının hala yaşıyor, daha doğrusu “yaşatılıyor” olması, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir husustur.

Nu’aym b. Hammâd, İbn Ebî Hâtim, Abdullah b. Ahmed… ve emsali “Re’y fobisi” taşıyan kimselerin, aşağıda örnekleri zikredilecek olan ta’dil ve övgülere karşı gözünü yumarak tek taraflı ve önyargılı hareket etmeleri neticesinde yukarıda zikredilen türden cerh ve tenkitler ne yazık ki kitapları doldurarak ebedileştirilmiştir.

Cerh-Ta’dil kitaplarının tarafsızlığı meselesi

Söz konusu iddialar içinde, sened bakımından herhangi bir kusur taşımayanlar yok mudur? Elhak, vardır. Ancak bunlar da ya aslen “cerh/taz’if” ve “tenkid” unsuru taşımayan tesbitlerdir, yahut taassup/önyargı kaynaklıdırlar, ya da sahipleri hakikat-i hale vakıf olduktan sonra bu görüşlerinden rücu etmişlerdir. En niyahet bunlar arasında bu kategorilerden birine girmeyenler var ise de, kemiyet ve keyfiyet olarak bu türlü tenkitlerden yakasını kurtarabilmiş insan sayısı hemen hemen yok gibidir.

Bu gerçeğe parmak basan İbn Cerîr et-Taberî şöyle der: “Şayet bozuk mezheplerden birine nisbet edilen kimselerin her biri hakkında bu durum sabit ve bu sebeple o kimselerin adaleti sakıt, şahitlikleri batıl olacak olsaydı, İslam merkezlerindeki muhaddislerin çoğunluğunun terk edilmesi gerekirdi. Çünkü bir grup, onlardan her birini hoşa gitmeyen şeylere nisbet etmişlerdir…”[14]

Söz gelimi İmam Ebû Hanîfe aleyhine nakillerde bulunmakla maruf olan İbn Ebî Hâtim, İmam el-Buhârî’ hakkında şöyle demektedir: “… Kendisinden babam (Ebû Hâtim) ve Ebû Zür’a Hadis dinlemişlerdir. Daha sonra Muhammed b. Yahya en-Nîsâbûrî, el-Buhârî’nin kendilerine “Benim Kur’an’ı telaffuzum mahluktur” dediğini yazınca ikisi de el-Buhârî’nin hadisini terk ettiler.”[15]

Hatırdan çıkarılmaması gereken husus şudur: Cerh-Ta’dil alimleri de insandır. Her insana arız olan izafîlikler şüphesiz ki onlara da arız olmuştur. Bazıları bundan kurtulmasını bilmiş, ancak bu arıza diğer bazılarında mevcudiyetini devam ettirmiştir. İmam eş-eş-Şâfi’î’nin hocası ve kend6isinden çokça rivayette bulunduğu İbrahim b. Muhammed b. Ebî Yahya el-Eslemî hakkında İbn Adiyy, “Hadisini çokça inceledim. Rivayetlerinde münker bir şeye rastlamadım…” der.[16]

el-Kevserî’nin bu ifadelere itirazı oldukça dikkat çekicidir: “Ahmed (b. Hanbel) ve İbn Hibbân gibi Hadis tenkitçilerinin bu zat hakkındaki sözlerini biliyorsun. el-İclî onun hakkında söyle der: “Medineli, Rafızî, Cehmî, kaderî. Hadisi yazılmaz.” Hatta Hadis tenkitçilerinin birçoğu bu zatı tekzib etmiş (Hadis’te yalancı olduğunu belirtmiş) tir. Eğer eş-Şâfi’î bu zattan, Mâlik’ten rivayet ettiği kadar çok hadis rivayet ediyor olmasaydı, İbn Adiyy onun durumunu takviyeye çalışmazdı…”[17]

Gerçeği görenler

Şam fakihi İmam el-Evzâ’î, Abdullah b. el-Mübârek ile karşılaştığında, İmam Ebû Hanîfe’yi kastederek, “Kûfe’den çıkan şu bid’atçi kimdir?” diye sorar. İbnu’l-Mübârek herhangi bir şey söylemez. Kaldığı eve gider ve üç gün içinde İmam Ebû Hanîfe’nin güzel çözümlerden oluşan meselelerini derleyerek küçük bir kitap oluşturur. Bundan sonrasını kendisinden dinleyelim:

“el-Evzâ’î o sıralar oranın mescidinde imamlık ve müezzinlik yapıyordu. Elimdekinin ne olduğunu sordu. Kitabı kendisine verdim. Açtı ve içindeki meselelerden birini inceledi. O meselenin üzerine, “Bu, en-Nu’man’ın görüşüdür” diye yazmıştım. Ezan sonrasına kadar –ayakta olduğu halde– kitabın baş tarafından bir miktar okudu. Sonra kitabı cübbesinin cebine koydu. Ardından, kamet getirerek namazı kıldırdı. Namazdan sonra kitabı tekrar çıkardı ve inceledi. Bir süre sonra bana dönerek, “Ey Horasanlı! Bu en-Nu’man b. Sâbit kimdir?” diye sordu. “Irak’ta karşılaştığım bir üstat” diye cevap verdim. “Bu zat belli ki üstatlar arasında seçkin birisi. Git ve ondan daha fazla ilim almaya bak” dedi. Bunun üzerine kendisine, “Bu, kendisinden sakındırdığın Ebû Hanîfe’dir” dedim. Aradan bir süre geçtikten sonra el-Evzâ’î ile Mekke’de karşılaştık. O meselelerde Ebû Hanîfe’ye taraftarlık ettiğini gördüm. Ayrılacağımız zaman kendisine, “Ebû Hanîfe’yi nasıl buldun?” diye sordum. “İlminin çokluğu ve aklının mükemmeliyeti sebebiyle ona gıpta ettim. Onun hakkındaki eski görüşümden dolayı da Allah Teala’dan bağışlanma diledim. Zira ben eskiden onun hakkında açıkça hatalıydım. O adamdan ilim öğrenmeye devam et. Zira o, kendisi hakkında kulağıma gelen şeylerden uzaktır.”[18]

Bir diğer örnek de İmam Muhammed el-Bâkır’dır. Bir hac mevsiminde karşılaştığı İmam Ebû Hanîfe’ye, dedesi Hz. Peygamber (s.a.v)’in dinini ve sünnetini değiştirdiği yolunda bazı duyumlar aldığını ve işin aslının ne olduğunu sorduğunda İmam, işin aslını kendisine örnekleriyle izah eder. Bunun üzerine İmam Muhammed el-Bâkır, İmam Ebû Hanîfe’ye sarılarak alnından öper ve kendisine dua eder.[19]

Ve nihayet İbn Adiyy’in durumu bu hususta ibretamiz bir vesika oluşturmaktadır. el-Kâmil isimli eserinde İmam Ebû Hanîfe aleyhinde menkul ne kadar söz varsa yer vermeye çalışan İbn Adiyy, İmam et-Tahâvî ile karşılaşıp işin gerçeğini kavrayınca fikirleri değişmiş, hatta İmam Ebû Hanîfe’nin rivayetlerinden oluşan bir Müsned kaleme almıştır.[20]

Tenkitlerin sebebi

Mâlikî mezhebinin büyük Hadis ve Fıkıh alimi İbn Abdilberr şöyle der: “Hadisçiler Ebû Hanîfe’nin zemminde ifrata gitmiş ve bu hususta haddi aşmışlardır. Onlara göre bunu gerektiren sebep, rivayetlere re’y ve kıyası sokması ve bu iki unsura itibar etmesidir. (…) Onun bazı ahad haberleri reddi, makul tevile dayanıyordu ve bunların birçoğunda daha önceki ulema aynı şeyi yapmıştır. Ebû Hanîfe gibi re’y ile hüküm verenler de bu hususlarda daha evvelki ulemanın izinden gitmiştir. (…)

“Hiçbir ilim ehli bilmiyorum ki bir Kur’an ayeti konusunda tevil yapmamış veya bir Sünnet(in anlaşılması) konusunda bir mezhep benimsemiş ve o mezhep sebebiyle başka bir Sünnet’i reddetmiş olmasın. Bu şekilde bir sünneti reddederken da makul bir tevile veya nesh iddiasına dayanmışlardır. Şu kadar ki Ebû Hanîfe’nin bu tarz davranışı başkalarına göre daha fazladır.

“Yahya b. Selâm şöyle demiştir: “(…) el-Leys b. Sa’d şöyle dedi: “Mâlik b. Enes’in, hepsi de Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnetine muhalif olan 70 meselesini tesbit ettim. Mâlik bu meselelerde re’yi ile hüküm vermiştir. Kendisine nasihat babından bu meseleleri ona yazdım.”

“Bu Ümmet’in alimlerinden hiç kimse, herhangi bir hadisin Hz. Peygamber (s.a.v)’den sabit olduğunu kabul ettikten sonra, kendisi gibi bir rivayet veya icma yahut kendisine teslim olmak gereken bir asla dayanan uygulama tarafından nesh edildiğini iddia etmeden yahut senedinde bir kusur bulunduğunu ileri sürmeden onu reddetmemiştir. Eğer bir kimse böyle yapacak olursa, imam ittihaz edilmesi şöyle dursun, “adalet” sıfatı düşer; fasık sınıfına girer. (…)

“Ebû Hanîfe’den rivayette bulunanlar, onu tevsik eden (güvenilir olduğunu söyleyen) ler ve onu meth-u sena edenler, aleyhinde konuşanlardan fazladır. Ehl-i Hadis’ten onun aleyhinde konuşanların kendisini en fazla ayıpladıkları noktalar re’y ve kıyasa çokça dalması ve irca akidesini benimsemesidir…”[21]

Bu satırları okuduktan sonra “keşke mesele, İbn Abdilberr’in son derece dikkatli seçilmiş ifadelerle anlattığından ibaret olsaydı” demekten kendimizi alamıyoruz. Ehl-i Hadis’in İmam Ebû Hanîfe’yi tenkit ve taz’if ettiği meseleler incelendiğinde şu üç noktada toplandıkları görülür:

1. Akaid. Bu sahada İmam Ebû Hanîfe’nin irca akidesini benimsemesinden, Cennet ve Cehennem’in yok olacağına kadar birçok hususta kabul edilemez görüşler benimsediği nakledilmiştir.

2. Hadis müktesebatının azlığı, hafızasının zayıflığı. Bu hususta ileri gelen Hadis imamlarından Abdullah b. el-Mübârek’ten İmam eş-Şâfi’î’ye, Ahmed b. Hanbel’den Sütfyân es-Sevrî ve İbn Uyeyne’ye kadar pek çok isimden naklen pek ağır cerh ve taz’if ifadeleri nakledilmiştir.

3. Sahih hadislere muhalefeti, kendisine hatırlatıldığı halde hadis doğrultusunda hüküm vermekten imtina etmesi, re’ye dayalı hüküm vermeyi Hadis ve rivayete dayalı hüküm vermeye tercih etmesi.[22]

Hakikat-i hal

Eğer mesele sadece ileri gelen birçok Hadis imamının İmam Ebû Hanîfe’yi cerh etmesi, bunun karşılığında da Hanefîler’in onu müdafaaya yönelik çabalarından ibaret olsaydı, yukarıdaki üç maddenin oluşturduğu manzara gayret-i diniyyesi ağır basan herkes tarafından aynı tepkiyle karşılanırdı. Ancak bu yazının başlarında isimlerini saydığım –farklı mezheplere mensup– insaf ve tahkik ehli ulemanın İmam’ı müdafaa eden çalışmalara imza atmış olması işin rengini değiştiriyor.

Mesele sadece daha sonraki ulemanın tevsik ve tebcilinden ibaret değildir elbette. Gerek aynı dönemde, gerekse daha sonra yaşamış olan birçok mutedil Hadis imamı İmam Ebû Hanîfe hakkında adaletten ve gerçekten ayrılmamış, başkalarının sözlerine iltifat etmeksizin gerçeği olduğu gibi dile getirmiştir.

İmam Ebû Hanîfe’yi metheden isimler arasında örnek olarak şunları sayabiliriz:

1. İmam el-Buhârî’nin önde gelen hocalarından olan Mekkî b. İbrahim: “Ebû Hanîfe zamanının en alimi idi.”[23]

2. Ahmed b. Hanbel ve daha başka büyüklerin kendisinden rivayette bulunduğu Yezîd b. Harun: “Bin kişiye yetiştim; çoğundan hadis yazdım. Aralarında 5 kişiden daha fakih, vera sahibi ve alim görmedim. Bu beş kişinin başında Ebû Hanîfe gelir.”[24]

3. Abdullah b. el-Mübârek: “Kûfe’ye geldim ve “Sizin şu memleketinizin en alimi kimdir?” diye sordum. Hepsi de “Ebû Hanîfe” diye cevap verdi.” Yine İbnu’l-Mübârek’in İmam Ebû Hanîfe’yi ta’zim ve tebcil ettiği ve kendisine meth-u senada bulunduğu bilinen bir husustur.[25]

4. Süfyân es-Sevrî: İmam Ebû Yusuf şöyle demiştir: “Süfyân es-Sevrî, Ebû Hanîfe’ye mütabaatta benden ileridir.”[26]

5. Süfyân b. Uyeyne: “Beni Kûfe’de Hadis (rivayet etmem) için ilk oturtan Ebû Hanîfe’dir. Beni camide oturttu ve talebeye “Bu, Amr b. Dînâr’ın hadisini en sağlam bilen kişidir” dedi. Bunun üzerine onlara hadis rivayet ettim.”[27]

6. İbn Cüreyc: Ravh b. Ubâde anlatıyor: “150 senesinde İbn Cüreyc’in yanında idim. Kendisine, “Ebû Hanîfe vefat etti” denildi. Bunun üzerine şöyle dedi: “Allah ona rahmet eylesin. Pek çok ilim onunla beraber gitti.”[28]

7. İmam eş-Şâfi’î: “Ebû Hanîfe, Fıkıh’ta sözü kabil ve teslim edilen biriydi.” Yine şöyle dediği malum ve meşhurdur: “Kim Fıkıh öğrenmek isterse, Ebû Hanîfe’ye muhtaçtır.”[29]

8. Cerh-Ta’dil otoritelerinin hocası durumundaki Vekî’ b. el-Cerrâh: Yahya b. Ma’în şöyle demiştir: “Vekî’ gibisini görmedim. Kendisi Ebû Hanîfe’nin re’yi ile fetva verirdi.”[30]

9. Cerh-Ta’dil ilminin imamlarından Yahya b. Sa’îd el-Kattân: Yahya b. Ma’în şöyle demiştir: “Yahya el-Kattân’ı şöyle derken işittim: “Allah Teala’ya karşı yalan söyleyemeyiz. Ebû Hanîfe’nin re’yinden daha güzel bir re’y duymadık. Onun görüşlerinin ekserisini esas almışızdır.”[31]

10. Yahya b. Ma’în: “Ebû Hanîfe sika idi. Sadece ezberlediğini rivayet eder, ezberlemediğini ise rivayet etmezdi.”[32]

Vakıa en doğru şahittir

Yukarıdan beri nakledilenler, Hadis ve Cerh-Ta’dil ilminin tartışmasız otoritelerinin İmam Ebû Hanîfe hakkındaki hüsn-i şahadetlerinden seçilmiş örneklerdir. İmam Ebû Hanîfe’yi cerh ve tenkit edenler bu ifadeleri nasıl değerlendirir, bu onların meselesidir: ancak yukarıdaki gerçeklere eklenecek bir gerçek daha var:

İmam’ın meşhur iki talebesinin bugün elimizde bulunan Kitâbu’l-Âsâr isimli eserleri. Her ikisi de matbu ve mütedavel olan bu eserler, İmam’ın az hadis bildiği ve hadise itibar etmediği iddialarını boşa çıkaran en canlı şahit konumundadır. Fıkıh bablarının dayandığı ve İmam’ın kendi senedleriyle nakledilmiş rivayetlerden oluşan bu eserler ortadayken hala bazı çevrelerin “Ebû Hanîfe Hadis’te zayıftı, az hadis biliyordu, hadise itibar etmiyordu” gibi asılsız ithamları tekrar edip durması, akla önyargı ve taassup illetlerini getirmektedir.

Ebu’l-Müeyyed el-Havârizmî’nin yukarıda sözü edilen Câmi’u Mesânîdi’l-İmâm Ebî Hanîfe isimli derlemesi de bu meyanda anılmalıdır. İki cilt halinde matbu bulunan bu eserin ilmî kıymeti, İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’in Âsâr’larına oranla ikinci sırada gelmektedir. Zira Bu eserde yer alan rivayetlerin İmam’a aidiyeti, rivayetlerin senedlerinde ondan sonra yer alan ravilerin güvenilirliğiyle doğrudan ilişkilidir. Ancak bu durum Âsâr’lar için söz konusu değildir. Onların mezhebin iki büyük imamına aidiyeti konusunda herhangi bir şüphe söz konusu değildir.

Bütün bu söylenenlere bir de Hanefî mezhebine mensup Hadisçilerin varlığı ilave edilmelidir. Mezhebin Tabakât kitaplarında onların isimlerine ve Hadis sahasında verdikleri eserlere yer verilmiştir. el-Kevserî merhum, mezhebin Hadis hafızlarından Cemâluddîn ez-Zeyla’î’nin Nasb’r-Râye’sine yazdığı takdim yazısında[33] Hanefî mezhebinin Hadisçilerini liste halinde zikretmiştir. Onun zikrettiği 110 isme, Muhammed Yusuf el-Bennûrî 40 isim daha ilave etmiştir.

Kendisine yöneltilen haksız, taassup kaynaklı ve yanlı tenkitlere karşın, İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis ilmindeki haklı şöhreti, sadece Hanefî mezhebine mensup ulema tarafından değil, farklı mezheplerin müntesibi ulema tarafından da teslim edilmiştir. Bunun bir göstergesi olarak İmam’ın adının, Hadis hafızlarının zikredildiği eserlere derc edildiğini görüyoruz. Bunların başında Şâfiî mezhebinden Hafız ez-Zehebî gelmektedir.[34] Onu izleyen kuşaklardan Hanbelî mezhebine mensup Hadis hafızı Şemsuddîn Muhammed b. Ahmed İbn Abdilhâdî el-Makdisî, el-Muhtasar fî Tabakâti Ulemâi’l-Hadîs isimli eserinde, ardından aynı mezhebe mensup “İbnu’l-Mibred” adıyla maruf hafız Cemâluddîn Yusuf b. Hasan İbn Abdilhâdî, Tabakâtu’l-Huffâz’ında[35] ve nihayet Şâfiî mezhebine mensup hafız Celâluddîn es-Süyûtî Tabakâtu’l-Huffâz isimli eserinde[36] aynı tavrı sürdürmüşlerdir.

Reddiyeler

İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis’e muhalefet ettiği söylemi sadece kuru iddia seviyesinde kalmamış, fiili olarak da gösterilmeye çalışılmıştır.

1. Bu cümleden olarak zikredilmesi gereken ilk ve en önemli çalışma el-Buhârî ve Müslim gibi Hadis imamlarının hocası durumundaki Ebû Bkr b. Ebî Şeybe tarafından yapılmıştır. el-Musannef isimli meşhur eserinin bir cildinde “Kitâbu’r-Redd alâ Ebî Hanîfe” adını verdiği özel bölümde “Bu, Ebû Hanîfe’nin Hz. Peygamber (s.a.v)’den Gelen Rivayete Muhalefet Ettiği Hususlar(ı ihtiva eden bölümdür) diyerek 125 bab zikretmiş, her bir babda birkaç rivayet zikrettikten sonra İmam Ebû Hanîfe’nin o rivayetlere aykırı hüküm verdiğini söylemiştir.[37]

Bu 125 meseleye, tarih içinde çeşitli cevaplar verilmiş ise de, bunlardan günümüze kadar gelebilen olmamıştır. Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun muhalled eserlerinden en-Nüketu’t-Tarîfe[38] bu iddialara eldeki en kapsamlı cevabı oluşturmuştur. Müellif merhum, vardığı sonucu eserinin giriş kısmında şöyle özetlemektedir:

İmam Ebû Hanîfe’nin çözüme bağladığı meselelerin adedi konusunda zikredilen en küçük rakam 83 bin’dir. İbn Ebî Şeybe’nin zikrettiği 125 meselenin tamamında İmam’ın hata ve hadise muhalefet ettiği bir an için kabul edilse bile, bunun, toplama oranı 664′te 1′dir. (…)

İbn Ebî Şeybe’nin zikrettiği 125 meselenin % 50’sinde muhalifi rivayet söz konusudur. Yani İmam Ebû Hanîfe ayrı bir rivayeti, İbn Ebî Şeybe ayrı bir rivayeti esas almıştır. Geriye kalan % 50′yi 5′e ayırırsak, ilk 5′te 1′lik kısımda haber-i vahid’in Kur’an ayetiyle çatışma arz etmesi söz konusu olduğu için İmam, Kur’an ayetini esas almış hadisi ise tevil etmiştir. ikinci 5′te 1′lik kısımda ahad haberden daha güçlü (”meşhur” gibi) rivayetler sebebiyle ahad haberin terk edildiği durumları anlatmaktadır. Üçüncü 5′te 1′lik kısımda aynı rivayetten farklı anlam/hüküm çıkarma söz konusudur. Yani İbn Ebî Şeybe de İmam Ebû Hanîfe de aynı hadise dayanmaktadır. Ancak anlayış ve yaklaşım tarzlarındaki farklılık sebebiyle çıkardıkları hükümler farklıdır. Dördüncü 5′te 1′lik kısımda İbn Ebî Şeybe, hadise muhalif olarak gördüğü hükmü İmam Ebû Hanîfe’ye nisbette hatalı davranmıştır. Yani mezhep kitapları esas alındığında, İmam Ebû Hanîfe’nin, İbn Ebî Şeybe’nin kendisine nisbet ettiği görüşü benimsemediği anlaşılmaktadır. Nihayet en fazla son 5′te 1′lik kısımda İmam’ın hadise muhalif hüküm verdiği söylenebilir. Bu demektir ki, İbn Ebî Şeybe’nin 125 olarak takdim ettiği “hadise muhalif” içtihadlarının adedi 12 civarındadır.

2. İmam’ın hadislere muhalefet ettiğini örnekleriyle gösteren diğer bir çalışma da İmâmu’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin Muğîsu’l-Halk isimli çalışmasıdır. el-Kevserî merhum bu çalışmaya da İhkâku’l-Hakk bi İbtâli’l-Bâtıl fî Muğîsi’l-Halk isimli çalışmasıyla cevap vermiştir. Orada zikredilen meseleler İbn Ebî Şeybe’nin çalışmasında olduğu gibi sırf hadis kaynaklı değildir. Böyle olanlar yanında mezhebin usul ve kavaidi doğrultusunda verilmiş hükümler de tartışma konusu yapılmıştır.

3. İmam el-Buhârî, Sahîh’inin birçok yerinde[39] “İnsanlardan birisi demiştir ki…” diyerek, kasdettiği kişinin hadise muhalefet ettiğini ileri sürmüştür. Her ne kadar bu ifadeyi kullandığı her yerde kasdettiği kişi İmam Ebû Hanîfe değilse de[40] onu kasdettiği yerler bulunduğu kesindir.

el-Buhârî’nin mezkûr ifadeyi kullanarak İmam Ebû Hanîfe’yi hedeflediği yerler hakkında da muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Bedruddîn el-Aynî’nin Umdetu’l-Karî isimli şerhi ile Muhammed Enverşâh el-Keşmîrî’nin Feydu’l-Bârî’si, bizzat Sahîhu’l-Buhârî üzerine yazılan şerhler olmak haysiyetiyle iddiaları ilk elden cevaplandırmışlardır.

Bunlardan başka Abdülganî el-Guneymî el-Meydânî’nin Keşfu’l-İltibâs ammâ Evredehû’l-İmâmu’l-Buhârî alâ Ba’di’n-Nâs isimli eseri, konu hakkında yapılmış müstakil eserlerdendir ve matbudur.

Bunlar dışında tarihte İmam Ebû Hanîfe’nin mezhebini diğerlerine tercih ve tenkitlere cevap mahiyetinde pek çok çalışma yapılmıştır ki, İmam Ebû Yusuf’un er-Redd alâ Siyeri’l-Evzâ’î’sinden, İmam Muhammed’in Kitâbu’l-Hücce alâ Ehli’l-Medîne’sine, Sirâcuddîn el-Gaznevî’nin el-Gurretu’l-Münîfe’sinden, Sıbtu İbni’l-Cevzî’nin el-İntisâr li İmâmi Eimmeti’l-Emsâr’ına ve Muhammed Murtaza ez-Zebîdî’nin Ukûdu’l-Cevâhîri’l-Münîfe’sine kadar –hepsi de matbu olan– pek çok eser örnek olarak zikredilebilir.

Sonuç

İmam Ebû Hanîfe, Abdullah b. Mes’ûd başta olmak üzere Kûfe’de tavattun etmiş bulunan Sa’d b. Ebî Vakkas, Huzeyfe b. el-Yemân, Ebû Mûsa el-Eş’arî, Ammâr b. Yâsir, Selmân el-Fârisî… gibi büyük sahabîlerin (Allah hepsinden razı olsun) ilmini tevarüs etmiştir. Tarih, bu büyük sahabîlerden sadece İbn Mes’ûd’un ve talebelerinin Kûfe’de yetiştirdiği alim sayısının 4 bin olduğunu kaydediyor.[41] el-İclî, Kûfe’ye yerleşen sahabî sayısını 1500 olarak vermektedir. el-Kevserî merhum, Hz. Ali ve Abdullah b. Mes’ûd (r.anhuma) tarafından Kûfe’de yetiştirilen Tabiun kuşağına mensup alimlerden ileri gelen bazılarının listesini zikretmiştir ki,[42] İmam Ebû Hanîfe’nin, ilmî müktesebatını nasıl bir ilmî servet üzerine kurduğu hakkında fikir edinmek isteyenler için oldukça doyurucudur.

er-Rahemürmüzî, İbn Sîrîn’in şöyle dediğini nakleder: “Kûfe’ye geldim. 4 bin kişinin Hadis tahsil ettiğini gördüm.”[43] İmam el-Buhârî de Hadis toplama faaliyeti (er-Rihle fî Talebi’l-Hadîs) esnasında Kûfe’ye kaç kere gittiğini saymadığını söylemiştir.[44] Bütün bunlar, Kûfe’nin Hadis ilimleri bakımından bulunduğu mevkiyi gösteren anekdotlardan cüz’î bir kısmıdır.

Böyle bir ortamda yetişmiş bulunan, üstelik de 40 adet yetişmiş öğrencisi ile birlikte kollektif bir içtihad faaliyeti yürüten İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis müktesebatının yetersiz olduğunu yahut Hadisleri kale almadığını söyleyebilmek için bu ortamı ya hiç bilmemek veya dikkate almamak gerekir.

İşin özü o ki, İmam’ın mezhebi de, talebeleri de, mezhebin uleması ve onların yaptığı çalışmalar da ortadayken bizim onları bir şeylerden tebrie etmek durumunda kalmamız hayli travmatik bir durumdur. Gözünü kapatmakta ısrar eden kimseye kim neyi gösterebilir?!

————————————————————–

[1] İbn Adiyy, el-Kâmil, VII, 10.

[2] el-Hatîbu’l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, XIII, 382-3.

[3] İbn Hibbân, Kitâbu’l-Mecrûhîn, III, 64.

[4] el-Kevserî, Te’nîb’l-Hatîb, 276.

[5] el-Albânî, İrvâu’l-Ğalîl, II, 277-9.

[6] İbnu’l-Cevzî’nin de el-Muntazam’da (V, 188) belirttiği gibi, İmam’a yönelik tenkitler üç ana noktada toplanmaktadır: 1. Akaid/Usulüddin, 2. Hadis müktesebatının azlığı, hafızasının zayıflığı, 3. Sahih hadislere muhalefeti ve re’yi çok kullanması. Bu yazının çerçevesi doğrudan Hadis sahasına taalluk eden tenkitlerle sınırlandırılmıştır.

[7] Bkz. el-Kâmil fî Du’afâi’r-Ricâl, VII, 5 vd.

[8] Bkz. ed-Du’afâu’l-Kebîr, IV, 268 vd.

[9] Bkz. Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, 54 vd.

[10] Bkz. Kitâbu’l-Cerh ve’t-Ta’dîl, VIII, 449-50.

[11] Bkz. Târîhu Bağdâd, XIII, 365 vd.

[12] Bkz. Kitâbu’d-Du’afâ ve’l-Metrûkîn, III, 163-4.

[13] el-Kevserî, Te’nîbu’l-Hatîb, 31.

[14] İbn Hacer, Hedyu’s-Sârî (Mukaddimetu Fethi’l-Bârî), 428.

[15] İbn Ebî Hâtim, Kitâbu’l-Cerh ve’t-Ta’dîl, VII, 191.

[16] İbn Adiyy, el-Kâmil, I, 220.

[17] el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum, 83.

[18] el-Hatîbu’l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, XIII, 338; es-Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, 78. Daha kısa bir varyantı için bkz. İbn Hacer el-Mekkî, el-Hayrâtu’l-Hısân, 46.

[19] el-Muvaffak el-Mekkî, Menâkıbu’l-İmâm Ebî Hanîfe, 143.

[20] el-Kevserî, Te’nîbu’l-Hatîb, 329.

İ. Hakkı Ünal, Ebu’l-Müeyyed el-Havârizmî’nin derlediği Câmiu’l-Mesânîd’de İbn Adiyy’in tek bir rivayetinin bile olmadığını –Şâkir Zîb’e dayanarak– söylemektedir. (Bkz. İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis Anlayışı…, 63, dpnt. 99)

Bu ifadelerin hemen öncesinde de –yine aynı müellife dayanarak– Câmi’u'l-Mesânîd içinde Ebû Nu’aym Müsned’inin sadece iki rivayet bulunduğunu söylemektedir. Bu durum Ebû Nu’aym’ın ayrıca basılmış bulunan (Mektebetu’l-Kevser, Riyad-1415/1994) Müsned’i ile uyum arz etmemektedir. Zira sadece metin kısmı 260 sayfa civarında tutmuş olan bu baskıda çok sayıda rivayet bulunmaktadır.

Dolayısıyla Câmi’u'l-Mesânîd’de İbn Adiyy Müsnedi’nden bir tek rivayetin dahi bulunmadığı tesbiti eğer doğruysa, diğer Müsned’lerle mükerrer rivayetler ihtiva etmesi gibi bir sebepten olabilir. Vallahu a’lem.

[21] İbn Abdilberr, Câmi’u Beyâni’l-İlm, 497 vd.

[22] Bkz. İbnu’l-Cevzî, el-Muntazam, V, 188.

[23] İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, X, 451.

[24] İbn Abdilberr, Câmi’u Beyâni’l-İlm, 502.

[25] İbn Abdilberr, el-İntikâ, 206.

[26] İbn Abdilberr, a.g.e., 198.

[27] es-Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, 75; İbn Abdilberr, a.g.e., 199.

[28] es-Saymerî, a.g.e.,, 74-5.

[29] İbn Abdilberr, a.g.e., 210.

[30] İbn Abdilberr, a.g.e., 211.

[31] et-Tehânevî (Tanvî), Kavâ’id fî Ulûmi’l-Hadîs, 311-2.

[32] İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, X, 450.

[33] Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum adıyla Ebû Gudde merhum tarafından tahkik edilerek yayımlanmış, dilimize de –Hanefî Fıkhının Esasları adıyla– çevrilmiştir.

[34] Bkz. ez-Zehebî, Tezkiretu’l-Huffâz, I, 168.

[35] Bkz. Muhammed Abdürreşîd en-Nu’mânî, Mekânetu’l-İmâm Ebî Hanîfe fi’l-Hadîs, 60-1.

[36] Bkz. es-Süyûtî, Tabakâtu’l-Huffâz, 80-1.

[37] Bkz. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, VIII, 363 vd.

[38] el-Kevserî, en-Nüketu’t-Tarîfe fi’t-Tahaddüs an Rudûdi İbn Ebî Şeybe alâ Ebî Hanîfe, Kahire-1365/1945.

[39] Değişik itibarlara göre 22, 24 veya 25 yerde.

[40] el-Keşmîrî, Feydu’l-Bârî’de (III, 54) şöyle der: “Bil ki, musannıfın (İmam el-Buhârî) bu ifadeyi kullandığı ilk yer burasıdır. Her ne kadar burada kasdettiği kişi o ise de, iddia edildiği gibi bu ifadeyi kullandığı her yerde Ebû Hanîfe’yi kasdetmemiştir. Bazı yerlerde kasdettiği kişi İsa b. Ebân, bazı yerlerde eş-Şâfi’î, bazı yerlerde ise Muhammed (b. el-Hasan)’dir. Öte yandan musannıf bu ifadeyi her zaman red amacıyla kullanmaz. Aksine, onun, bu ifadeyi kullandığı kişinin görüşünü paylaştığını da gördüm. Bazen de sahibi hakkında bu ifadeyi kullandığı görüş konusunda tereddüt göstermektedir…”

el-Keşmîrî, Sünenu’t-Tirmizî şerhi el-Arfu’ş-Şezî’de (II, 118) daha ayrıntılı bilgi verir ve şöyle der: “Şâfiîler, “Ba’du’n-Nâs” ifadesinin kullanıldığı her yerde kastedilen kişinin Ebû Hanîfe olduğunu ve el-Buhârî’nin bu ifadeyi kullandığı her yerde üzerinde durduğu görüşü reddettiğini söylemişlerdir. Ben derim ki, bu iddia doğru değildir. Zira el-Buhârî’nin bu ifadeyi kullandığı halde üzerinde durduğu görüşü tercih ettiği de vakidir. er-Rahmân suresindeki tutumu böyledir. Oradaki ifadesinin siyak ve sibakı bunu göstermektedir. es-Sahîh’i inceleyenler bu durumu açıkça görürler. Keza bazen “Ba’du’n-Nâs” ifadesini kullanır ve onunla Muhammed b. el-Hasan’ı, bazen onun talebesi İsa b. Ebân’ı, bazen Züfer b. el-Hüzeyl’i, bazen de eş-Şâfi’î’yi kasteder…”

[41] Bkz. el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk, 41-2.

[42] el-Kevserî, a.g.e., 43 vd.

[43] er-Râmehürmüzî, el-Muhaddisu’l-Fâsıl, 408.

[44] el-Kevserî, FıkhuEhli’l-Irâk ve Hadîsuhum, 52.

SIFIL, Ebubekir

9/6/2008

En Büyük Siyasi Münafik

 

Anayasa Mahkemesi'nin, Meclis'in yetkisini gasp eden “cübbeli darbe”sine, “1960 ihtilali böyle bir imkân olmadığı için geldi. O zaman da Meclis 'Bizi halk seçti, ne istersek yaparız' anlayışındaydı. O gün şimdiki gibi Anayasa Mahkemesi olsaydı, ihtilal olmadan halledilirdi” sözleriyle destek veren eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e Özal dönemi Bakanlarından Hasan Celal Güzel, “Demirel, tarihin en büyük siyasi münafığı” diye cevap verdi. Vakit'e konuşan Güzel, Demirel'in sözlerinde hiçbir tutar yan kalmadığını ifade ederek, “Bu sözler yıllardır ismini kullandığı merhum Adnan Menderes'e bir ihanettir. Demirel, kendisinin 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbesinde şapkasını alıp gittiği günleri unutmuş görünüyor. Her iki dönemde de Anayasa Mahkemesi vardı. Bunlar hiçbir anlamı olmayan saçma sapan sözlerdir. Anayasa Mahkemesi'nin kararı tam bir 'cübbeli darbedir', Demirel'in saçmalıkları da bunu meşrulaştırmaya yetmez” dedi.

“TARİHE EN BÜYÜK MÜNAFIK OLARAK GEÇECEK”

Meclis'in 411 milletvekilinin oyuyla dünyanın hiçbir yerinde olmayan, Türkiye'de de hiçbir yasada geçmeyen çağdışı bir yasağa son vermek için girişimde bulunduğunu ifade eden Güzel, “Demirel'in dediği gibi Meclis'in, 'her istediğimi yaparım' dediği de yok. Meclis milletin kendilerine verdiği yetkiyi doğru bir şekilde kullanmıştır. Burada hukuksuzluk ve yetki gaspında bulunan Anayasa Mahkemesi'dir. Demirel jakobenleri desteklemek için o kadar saçmalamaya başladı ki, tevil etmesi mümkün değil. 1991 yılında Yeni Asya Yayınları tarafından neşredilmiş Demirel'e ait 'İslâm, Demokrasi, Laiklik' adlı kitapta açıkça, 'Anayasa Mahkemesi demokrasinin şartı değildir' diyerek Anayasa Mahkemesi'nin kapatılabileceğini bile savunuyor. Dünyanın en büyük siyaset münafığı olarak tarihe geçecek olan Demirel, elbette bunlar karşısında da yine 'dün dündür, bugün bugündür' diyecek” şeklinde konuştu.
“HALKLA İŞİ KALMAYINCA MASKEYİ ÇIKARDI”
Yıllardır gerçek yüzünü gizleyerek inançlı insanların sırtından geçinen Demirel'in maskesinin düştüğünü ifade eden Güzel, şunları söyledi: “Demirel'in 84 yaşında maskesi düşmüş, gerçek yüzü ortaya çıkmıştır. 84 yaşında, aslında halkın değerlerine hep tepeden baktığı, inanmadığı, halkın inançlarını kesinlikle paylaşmadığı ama oy almak için onlara yakınmış gibi göründüğü ortaya çıkmıştır. Artık halktan beklediği bir şey kalmayınca gerçek yüzünü göstermiştir. Bu gerçek yüz, yıllarca mücadele ettiği CHP'nin yanında yer alan bir yüzdür. Bir siyasetçi için ne kadar kötü bir akıbettir. Temenni etmeyiz, Allah ne kadar yaşatır bilmeyiz ancak Demirel'e emr-i Hak vaki olduğunda bildiğimiz ve emin olduğumuz bir şey var; tabutunun arkasından jakoben bürokratlar, CHP'liler ve birkaç Ispartalı akrabasından başka hiç kimse yürümeyecek. Acınacak bir durumda.”

“DEMİREL SAF EKSİLTİYOR”

Demirel ile uzun süre siyaset yapan bir ünlü politikacı ise isminin mahfuz tutulmasını rica ederek şunları söyledi: “Demirel, kendisini 'Nurlu Süleyman' olarak tanıttığı günlerde ölseydi cenaze namazına orta boy bir caminin avlusunu dolduracak kadar cemaat gelirdi. Demirel, her millet düşmanı tavrıyla cemaatinden bir saf eksiltiyor. Zaman içinde gerçek yüzünü ortaya koyan Demirel, 28 Şubat'ın hareketli günlerinde ölseydi cemaati yarım avlu kadar olurdu. 367 krizinin söz konusu olduğu günlerde ölseydi cemaati çeyreğin altında olurdu. Bugün ölse, o da menfaatlenenlerin gayretiyle birkaç saf cemaati olur. Onlar da artık ya saflar, ya da Demirel'lerin deposunu benzinle doldurduğu birkaç minibüsle taşınanlar olur.”

(habereditör.com)

 

9/6/2008

Laiklige Ucurum Yollari, Örtüye Kursunlar:

 

Laikliğe uçurum yolları, örtüye kurşunlar

Biz kendi aramızda, "örtülü kadın-dindar adam 'jeepp'e binmeli mi', 'aynı örtülü kadın-dindar adam bikinili hatunların içinde denize-havuza girmek istemeli mi, otele kabul edilmediğinde ise, yaygara koparmalı mı?" diye tatlı tatlı özeleştiri yaparken geldi Anayasa Mahkemesi kararı: Yasak kardeşim.

Mahkeme kararını başörtüsünü serbest bırakan değişiklikle ilgili verdiği kararı yetki aşımının yeni bir örneği olarak niteleyenler var. Bu kararın AK Parti'nin kapatılacağı yönündeki öngörüleri de doğruladığı ve AK Parti'nin kapatılacağını şimdiden bilebildiğimize göre, bundan böyle yargının tarafsızlığından katiyen bahsedilemeyecek oluşunu dillendirenler de…

Doğrudur, ama şaşırtıcı mı? Bence değil. Hayatı anlamak ve anlamlandırmak için İslam'ı referans alan bir dindarın, modernizmi ne kadar 'gökten zembille indirilmiş' bir kutsal tarz telakki etmiş, İslam anlayışı ne kadar ayıklanmış, ne kadar ehil ve evcil hale getirilmiş, ne kadar zararsızlaştırılmış olsa da, resmi ideoloji taşıyıcıları tarafından onaylanmayacağı, hatta daha da 'tehditkar' bulunacağı kesindi, delildi. Başörtüsü meselesinin, özel hayatlarında dini pratiklere riayet etmeyen hükümetler zamanlarında 'daha az zararlı' bulunmasının tezimize delil olduğu gibi…

Siz ne kadar Cumhuriyetle kucaklaşmak, laiklikle tokalaşmak, AB'yle tanışmak isteseniz, ne kadar "laiklik açısından nasıl bir görüntü veririz" endişesiyle haklarınız için mücadele etmeyi, eylemi, haykırmayı, konuşmayı bıraksanız, 'sandığınız gibi değiliiiz' diye kendinizi ispat müsabakalarına yazılsanız da, olmadı işte. Hiçbirşey sizi sistem nezdinde muteber kılamadı, dönüşümünüz laik vatandaşlığınıza kefil olamadı. Zeytin dallarınız, sınırların daha da keskinleştirilmesine yaradı.

"28 Şubat bin yıl sürecek" söylemine, "özeleştiri bin yıl sürecek" zihinsel formatıyla mukabele etmek, bunu yanmaz-buharlaşmaz-kendisine bişicikler olmaz "meşruiyet sübabı" saymak, asla dindar kesimi muteber kılacak değildi. Sistem vatandaşının niyetini iyi bilirdi, nitekim bildi.

Elbette bu noktada şu soru gelebilir; "Demokrat ve ılımlı olmanın kime, ne zararı olabilir?" Bunun kimseye zararı olmaz elbet ama; herkesin kimliğini ve kimliğinin göstergelerini savunma, onlar üzerinden argüman geliştirme ve karşı tarafı eleştirme hakkı vardır ve bu modern olduğu kadar, en kalitelisinden demokratik bir tutumdur. Oysa, bu işten sadece 'kendilerinin' zarar gördüğü Cumhuriyet tarihi boyunca müteaddit defalarca ispatlanmış örtülü kadınlar, modaya, alışverişe dalalı, bunların yüksek etkisiyle, itiraz etmeyi, işlerini erkeklere havale etmeden birebir mücadele etmeyi, hak talep etmeyi bırakalı beri, 'başörtüsü serbestisi' AK Parti'nin boynuna asılmış yüklerden bir yük olarak kalmış ve zaten partinin tasfiye bahanesini kollayan rejim dinamiklerince, hem partiyi mimlemek, hem de tanımının üstüne 'siyasi sembol' etiketi yapıştırılarak kamusal alandan sürülmesi için kullanılan bir kolaylaştırıcıya dönüşmüştür.

Geçmiş olsundur. Bugün örtülü kadınların, kendisinden başka bir şey olmayı reddererek eğitim almasının, mezun olmasının, iş bulmasının ya da bulamamasının, para kazanmasının ya da az para kazanmasının, herşeyin ama herşeyin önü tamamen ve yasal olarak kesilmiştir.

İnsanın içi acıyor, kabuğu soyulmuş yarası kanıyor. Çünkü sonuçta türbanı otomatikman AK Parti'ye bağlayarak bir intikam manivelasına dönüştürenler de erkek, bu yasaktan birebir zarar görmeyecekler de. Kararın, AK Parti'nin kapatılacağına dair bir işaret fişeği işlevi gördüğü ve çoğu sesin desibeli bunca yüksek çıkmasında bunun da etkisi olduğunu inkar edebilir miyiz? Bilmez misiniz ki; "Amaaan kızlar okuyup da ne olacak, başımıza müddeim mi kesilecek" diyenler de, "Cumhuriyetimize yakışıyor mu bu tipler, tiz okullara girmelerinin önü kesile" diyenler de paralel yolların yolcusu…

Ha, her şey bitti mi? Hiçbirşey bitmedi. Çünkü Anayasa Mahkemesi'nin asıl kabahati, kuvvetler ayrılığı ikesini ihlal etmesi, gücünü yasamanın üstünde vehmetmesi, anayasaya aykırı karar vermesi, siyasileşmesi, ideolojik refleks göstermesi filan değildir; tamam bunlar laik, sosyal hukuk devletlerinde tanık olunası işler değildir, ancak mahkemenin asıl yanlışı, AK Partiyi türbanla eşitleyerek, bu ülkede örtülü olan bütün (yüzde 70) kadınları, o kadınların ailelerini, eşlerini, dostlarını, sevdiklerini, ahbaplarını laiklikle, Cumhuriyetle karşı karşıya getirmesi, o derin yarığı bir uçuruma dönüştürmesidir ki, vicdanlar nezdinde prestijinin, itibarının bitmesinin sebebi budur. Yüksek tüzel şahsiyetleri, bu toplumla-devletin arasına gerilecek, tüm zamanlardaki bütün anlaşmazlıklardan, çatışmalardan daha derin, daha oymalı, daha karanlık, telafisi mümkünsüz bir 'küskünlük' döneminin miladını atmıştır.

İslam'a inanan, bunu bir itikad ve seçim meselesi olarak gören ve hayat tarzı seçimini Kur'anın ölçülerini ölçü edinmekten yana kullanan, İslam'ın gündelik hayatı dini pratik çağrısı altında tutan davetine kulak veren herkesi "laiklik" düşmanı, potansiye rejim yıkıcısı, Cumhuriyet karşıtı olarak kodlayıp, 'suç'lular saflarına gönderenler; örtünün modernleşmesine, popülerleşmesine rağmen asla ve sadece 'moda'dan ibaret olmayacağını, bir parti tarafından 'özgürlük' ihdas edilmeye çalışılsa da asla ve sadece o partiyle başlayıp, onunla bitmeyeceğini henüz keşfedememiş olsa da, söylemeli:

Ey milyonları parmağında oynatmaya çalışan 9 kişi; yanlış tuşa bastınız, hatta, baltayı taşa vurdunuz; 28 Şubat bin yıl sürse ne yazar, örtünün tarihi ondan çok eski.

 ALBAYRAK, Özlem

 

 

 

 

« Önceki ::